Hata mesajı

Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.

Günaydın millet! Alarm derdim olmadığı için yine çadırın üzerine düşen güneşle uyandığımı belirterek başlayayım. Dün akşama doğru içtiğim sudan dolayı mideyi boşaltmıştım hatırlarsınız. Son dakika aksiliğine rağmen güne garip bir şekilde enerjik başladım diyebilirim. Hava tertemiz, kuşların sesi civirik civirik. Tüm gece beni kıvrandıran, midemi alt üst eden boktan suyu içmemek için aklımda güzel bir çay demleme fikri var. 

"İçmem suyundan içmem Motala Ström, Göta Kanal'dan geçmem" türküsü çığırarak çantamdaki muzu kapıp dün akşam kıyısından gördüğüm güzelliğin içine dalıyorum.

Kenarında dev sivrisineklerin zıpladığı doğa harikası, canını yediğim Motala Ström. Böyle deredir, göldür falan girmeyi hiç sevmem ama suya laaapss!! diye atlayasım gelmedi değil. Her seferinde "Olm burda ne turna, ne alabalık vardır ya" diye iç çekerek uykudan kalkmış bedenimden sonra zihnimi de yenileyip nehrin kenarından ayrıldım. Öyle ki el-yüz yıkama seansını sona bıraktım. Neden "Güzel şeyleri önce göreyim de ne olacaksa sonra olsun" diye düşündüm ben de bilmiyorum. 

Cennetin kapısı mı orası?

Neyse artık çay zamanı! İstanbul'dan getirdiğim sallama çaylar, bardak, ocak ve Stockholm'den aldığım yeşil çakmak ile ocak kartuşunu çıkardım. Yani çay yapmak için malzemeler mevcut. Artık siz de evinizde kendi çayınızı yapabilirsiniz :\ Böyle çakmak vs. gibi sık kullanılan ufak tefek ıvır zıvırları parlak renkli alırsanız arayıp bulması kolay olur. Zaten sigara içmediğim için sadece ocağı yakmak için kullanıyorum. Normalde çay gayet tükettiğim bir içecek olmasına rağmen bisiklet sürerken bu aşk tutkuya dönüşüyor. Resmen krizim tutuyor. Beraber bisiket sürdüğüm arkadaşlarım ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar. Velhasıl 3 gün sonra ilk kez ateşi bulmanın verdiği yetkiye dayanarak çay yapmaya karar verdim, ocağı kartuşa bağladım. Yok olmuyor, yanmadı. "N'oluyo lan?", "Yan artık yaa" diye başlayan fırçalarım son olarak "Senin gibi kartuşun ...!" halini alınca aslında fırça kaymanın ocak ya da kartuş üzerinde hiçbir etkisi olmadığını anladım. Aldığım kartuş ile ocağın ten uyumu konusunda sıkıntıları var. Ocağın çıkıntısı, kartuşun girintisi derken bunlar birbirine temas etmiyor. Ocakta sorun olmadığını daha önce kaçamak bir ilişki sonucu test ettim. Onun için bu ilişkide tüm suçu kartuşa yüklüyorum. Ocağın kartuşa kavuşma şekli ise döndürerek oluyor. Biraz daha zorlarsam elimde kalacak. 20 dakika kadar uğraştıktan sonra bu kadar basit bir şeyi yanlış mı yapıyorum acaba? diye düşünmeye bile başladım. Birkaç kez elimdeki çakı ile kartuşun ucuna baskı uyguladım. Gaz çıkıyor ama sorun yukarıda bahsettiğim gibi. Yenilgiyi kabullenerek aldığım malzemeleri yerine koydum ama kartuşa bir çözüm bulmam lazım. Başlamadan biten ilişkinin tadı çok acı. Kimbilir ne hayalleri vardı...

Bu arada yan taraftaki piknik masasına bir aile geldi ve yine bana garip bir canlı gibi bakmadan, konuşmadan ufak tefek atıştırmaya başladılar. İsveçlilerin konuşmak için bir girişimde bulunmama huyundan 3. günde bahsetmiştim. Biz telefonu kapatırken bile en az 30 saniye konuşan bir milletiz. Konuşmak bizim için nefes almak gibi. Bu yazıyı sonuna kadar okuma zahmetine katlanmanızı tavsiye ediyorum. "Ya bi sus, okuyoruz zaten" demeyin çünkü bu karşılaşmalar pek karşılaşmadığınız cinsten:) Şansım nasıl döndüyse bugün birkaç kişi ile konuştum. Ben konuşmadan yanıma gelenler bunlar. Diğer türlüsünde zaten sorun yok. Fazla spoiler vermeden okumanızı salık veriyorum.

Dönelim kartuşa. "Turda en hoşuna gitmeyen şey nedir?" diye bir soru sorsalar cevap muhtemelen "Kullanmayacağım malzemeyi yanımda taşımak" olurdu. Bu sebeple ben de artık hiçbir işime yaramayacak, yarım kilo ağırlığında ve ebat olarak çok yer kaplayan ocak kartuşundan kurtulmaya karar verdim. Balondan kum torbasını atıp havalanmak istiyorum. Şimdi bu zımbırtıyı gidip oradaki aileye versem olmaz. Yani çok salakça bir iş yapmış olurum. Tanımadığınız birisi yanınıza gelip "İçi gaz dolu kartuş" verse almazsınız herhalde:) Gaz olduğu için çöpe de atmak istemiyorum. Aile kalkıp gidince kartuştaki gazın ufak bir kısmını havaya saldım ama ne lanet bir kokudur o. Ooovvvfff. Bir yandan kimse gelmesin diye etrafa bakınırken bir yandan da gazı verdikçe veriyorum, verdikçe veriyorum..! Olmayacak bu iş. Baktım kendimi gazla boğacağım, piknik masasının oturma yerine unutulmuş süsü vererek bırakmaya karar verdim. Yemin ediyorum üstümden ağırlık kalktı. Bulan birisi "Aaa iyi lan, biz bunu kullanırız" der umarım. Demezse de bir yolunu bulur. İskandinavsınız olm, viking torunusunuz. Bulursunuz bir yolunu. Çay içemediğim için de ayrı bir hüzünlüyüm zaten. Gece aksilik, sabah aksilik ama yine de keyfim yerinde. Uyandığım yer ile alakalı olması yüksek ihtimal.

İlk pedalı çevimekle beraber 20 km kadar non-stop basıp Motala'ya ulaştım. Yol çok tatlı geldi, hava oldukça yumuşak, keyif gıcır. 

Soran olursa Liverpool'dayım dersin.

TURDA 267. KM - Borensberg'in batısındaki Boren Gölü'nün kuzeyinden dolaşıp Motala'nın girişindeki Liverpool'da molayı verdim. Neden Liverpool dedikleri hakkında herhangi bir fikrim yok. İnternette de bulamadım ama adı Liverpool işte. Kentin bir bölgesine verilen ad. Tek benzerlik her ikisi de liman kenti olabilir diye sallıyorum, tutarsa... Kamp yaptığım yerdeki dandik su ile ağzımı çalkaladım sadece. Hava biraz nemli ve bulutlar güneşi kapatmaya başladı. Çimlere yatıp 5 dakikalık moladan sonra Motala'ya girişimi yapmak için yola düştüm. Hemen yanımdaki kapalı spor salonundan 9-10 yaşında çocuklar çıkmaya başladı. Yarısı servisle, yarısı da bisikletlerine atlayıp antrenman sonrası dağıldılar. Böyle durumlarda kilitlenip kalıyorum, düşünüyorum, geçmişi ve şimdiki zamanı sorguluyorum. Ne şanslılar! Ya da biz nasıl bir günah işlediysek artık. Neyse Motala kardeş, ben geldim. Şehre adapte olayım diyerekten bisiklet yolunda sürmeye karar verdim ve sonunda kavuştuk. Şehir merkezine girdikten sonra GPS cihazı yerine içgüdü kullanaraktan marinaya doğru gidonu çevirdim. Su akar yolunu bulur sözüne ithafen Motala Ström'ü takip ediyrum. Motala Ström'ün çıkışında yani nehrin gölden ayrılan kaynağındayım. Bisikleti piknik masasına dayayıp fotoğraf çekerken yan taraftaki bankta iki adam biraları çekiyorlar. Aklımda bira yokken soktunuz aferin! Neyse bunlara selamı çakıp manzarayı izlemeye koyuldum. Bir yandan da fotoğraf çekiyorum. Dayılardan biri arkadaşının yanından ayrılıp kıyıya gitti ve çıkarıp suya işedi. Dayı naaaptın sen? Selam verdik ya az önce. Tamam bu işin İskandinavı, Amerikanı yok ama kadraja girme en azından ya. Nehre işedin, ambiansın içine ettin. Ayrıca ben dün sudan zehirlenmiştim. Lan, yoksa..?

Genel olarak Motala'da yaşlı nüfus dikkatimi çekti. Evet İsveç genelinde de orta yaş ve üstü insanlar sokaklarda oluyor ama burası bildiğin emekli memur kenti gibi biraz. Kendi halinde, kendi yağıyla kavrulan ve muhtemelen kendi kendine ölen insanların yaşadığı bir yer havası yaşattı bana. Tarihi 13. yüzyıla dayanıyormuş buranın. 1823'te "köping" ünvanını almış. Yani ticaret kenti oluyor bu köping denilen "kent uzantısı". Nyköping, Norrköping, Linköping gibi.

Göta Kanal İdari Binası şu sarı olan.

3. günde adını sıkça andığım Göta Kanal'ın yapımcısı Baltzar von Platen'in mezarı da Motala'da bulunuyor. 1927'de kurulan İsveç resmi radyo istasyonu da yine burada. Onun haricinde başka bir cacık yok. Sikimsonik ama huzurlu bir liman kentinden öteye geçememiş gibi bir his kapladı içimi. Buradan güzel doom metal grubu çıkar be! Güzel fotoğraflar çektim. GoPro'yu da kafama geçirip limanı kıyısını tavaf edeyim dedim.

O esnada sağ tarafımda Motor Museum'u gördüm fakat girmedim. Üstteki fotoğrafta üst-sağdaki kırmızı bina. Motor kendimi bildim bileli pek ilgimi çekmiyor fakat bu konuda merakı olanlar için -internetten fotoğraflarına biraz baktım- güzel mekan. Gerçi içeride bisiklet de varmış, neyse.

Vättern gölüne açılan kısımdaki Motabron adlı köprü ilgimi çekti ama otobana dahil olduğu için bisiklet geçişi yasak. İkinci gün yanlışlıkla otobana girince işitmediğim azar kalmadığı için aman diyim benden uzak dursun. Sahil şeridinden devam ederek Vätternpromenaden tarafına doğru sürdüm. "Vatter ney?" dememeniz için Motala'nın iki yakasını birbirine bağlayan köprüye giden yol olarak açıklayayım.

Ve yaşlıların kapmadığı bir banka çöreklendim. Etrafta ne var ne yok bakayım diyerekten telefondaki GPS uygulaması olan Mapfactor Navigator'u açtım. 

Arayüzü biraz sinir bozucu olsa da offline çalışmasından dolayı gayet memnunum diyebilirim. Bisiklet için kullandığım Polar; cafe, bar, restaurant gibi POI'leri göstermiyor. İki arka caddede Systembolaget gözüme ilişti. Systembolaget'ten Stockholm ile ilgili yazılarda bahsetmiştim ama ufak bilgi vermek gerekirse, devletin resmi alkol satış yeri diyebiliriz. Bizdeki özelleştirilmeden önceki Tekel gibi. Tekrar bisiklete atlayıp Systembolaget'in yolunu tuttum. İçerden iki Alman, bir Fransız, bir İsveçli ve bir Amerikan ile döndüm. Temel fıkrası anlatmıyorum:) Bira bunlar; Erdinger, Becker's Pils, Kronenbourg 1664 Blanc, Pripps Blå, Brooklyn Lager.

Yeri gelmişken mini soru-cevap yapalım:

+ Bisiklet sürerken nasıl besleniyorsun?
- Ne bulursam onu yiyorum.
+ Karbonhidrat, protein, makarna falan?
- Ne diyosun ya?

Evet tam olarak ben buyum. Bak mesela muzun, biranın ve hatta kolanın bisiklet için faydası olduğunu bilirim ama faydası olmasa da yerim, içerim. Ama bunun içinde karbonhidrat mı vardı bilmemne mi yoktu mi diye hesap kitap yapamam. E yolda mutlu olmayacaksam neden istemediğim şeyi yiyeyim ya da istemediğim şeyi yiyeyim? İsveç'te yediğim hamburger tarzı ürünlerin eti çok yağlı. Bu nedenle birkaç kez çıkardım. Yani mide alışkın değil ama yiyorum. Leş gibi besleniyorum. Besin değeri bilmemne diye jelle beslenenler var lan. Jel mel yemem ama önüme yarım koyunu koyup izle. İzmit'te rakı balık yapıp bisiklet sürdüğüm geldi aklıma. Şu anda işsiz sapsızım ve kilo artış gösterdi. Ama rampaya geldim mi çoğu kişi arkadan nal toplar. Kas hafızası diyoruz biz buna. Valla benden güzel pist bisikletçisi olurmuş. Neyse artık. Benim gibi yediğiyle içtiğiyle mutlu olan bir adam daha var. Bisikletiyle kafasına göre Avrupa'yı gezen, karakter olarak da uyuştuğum Cem'in sitesine şuraya tıklayarak "Hadi Görüşürüz" ulaşabilirsiniz. Benim gibi 2-3 haftada bir yazmıyor en azından. Tamam ben daha güzel fotoğraf çekiyorum ama o daha güzel yazıyor :) O konuda tekerine su dökemem. -Cem Bey, Balkanlar'ı yazmaya başlayınca çok kulağın çınlayacak, haberin ola!-

Alışverişi yapıp Stadsparken'e çektim benim kamyonu. Erdinger'i çıkarıp sabah kahvaltısı niyetine içtim. Erdinger deyince aklıma Beşiktaş'taki Beer Hall geliyor direk. Litrelik seramik bardaklarına kurban bee! -Bu kısmı da Kerimcan iyi bilir. Cheers bro!- Becker's Pils de aradan çıktı. Arpa buğdayla sabah kahvaltısı tamam.

Borensberg'de sabah yediğim muz karnımı tok tuttu. Motala'da bira ve birkaç ufak çikolata ile enerjiyi aldıktan sonra yola devam ettim. Motala'nın fabrikalar bölgesindeki çıkışındaki golf sahasının yanından geçip Fågelsta'ya doğru sürüyorum. Ülke düz olunca, golf sahası cennetine dönüşüyor. İsveç'in hemen hemen her bölgesinde golf sahası görmek mümkün. Hava şartları el verdiği sürece geniş ve dümdüz ülkenin yeşil alanlarında topu deliğe sokmak için hunharca bir savaş var. 

TURDA 282. KM - Fågelsta'ya geldiğimde önümde tercih etmem gereken iki seçenek var. Birincisi Mjölby'e devam edip genellikle ormanlık alan bulunan yoldan devam etmek, ikincisi de Vadstena üzerinden Vättern Gölü'nü sağıma alıp manzaraya eşliğinde devam etmek. İkisi de benim için zevkli fakat biraz daha kısa olduğu için Vättern Gölü kıyısına ulaşmayı tercih ettim.

Vadstena'ya doğru sürdüm. Burası yaklaşık 6000 nüfusa sahip İsveç'in en küçük kenti. Nüfus bakımından tam yaşanılacak yer. Aslında her yolun farklı hikayesi vardır ve bu yüzden "keşke" lafını kullanmayı tercih etmem ama çok az Vättern Gölü kıyısında bulunan Vadstena Kalesi'ni görmemek kötü oldu. Önceden araştırmadığım için Vadstena'da bir kale olduğunu bilmiyordum. Kale bile olsa çok ilgimi çekmeyebilirdi fakat bu kalenin özelliği ülkemizdeki kalelerden, bildiğimiz kalelerden biraz farklı. Kalenin çevresinde su ile çevrilmiş bir hendek var. Daha basit bir dille anlatmak gerekirse kale suyun içerisinde. Dünyada da çok az örneği var. Şimdi fotoğraflarını görünce koyuyor insana.

Peki ben n'aptım o anda? Çimenlere yatıp dinlendim:) Kronenbourg 1664 Blanc'ı -sanki bira değil de en taşaklısından şampanya içiyorum anasını satayim- açtım ve mideye gönderdim. Bazı normların bozulmasını sevmiyorum. Linköping'de karışık meyve nektarına benzeyen Götlands Bryggeri Wisby Weisse'dan sonra bu biranın da dandik olacağını düşünerek denemek için almıştım açıkçası. "Mentollü bira mı olur lan?" diyerek ilk yudumu aldığımda tek üzüldüğüm nokta biranın soğuk olmaması. Nereden bulabilirsiniz bilemiyorum ama imkanınız varsa bu birayı deneyin.

"Sana puanım dokuz kanka!" diyerek çok beğendimi söylemeliyim. Bu arada önümden 6-7 yaşında iki kız bisikletiyle geçti. Kask bu kadar mı yakışır ya ufak tefek çocuklara. Türkiye kaskın kullanılmamasını bir nedeni de "güzel durmaması" imiş. İnternet çöplüğünden öğrendim. Takarsın, takmazsın beni bağlamaz ama bu aksesuarın tek kullanımlık olduğunu tekrardan belirtmek gerek. Tekrar yola koyuldum. Vadstena'nın kıyısından çıkarım diye düşünüp fabrika yoluna girmemle beraber baktım yine bilmediğim yollardayım, geri dönüp Polar'da oluşturduğum rotaya girmeye karar verdim. Fabrika yolundaki dozeri de 28-30 yaşlarında bir kızın kullandığını demiş bulunayım. İsveç'te cinsiyet ayrımı olmadığı için her alanda olduğu gibi inşaat sektöründe de bu manzarayı bolca görebilirsiniz. 

Bazen bisiklet yolu, bazen normal yoldan bir süre devam ettikten sonra hız kazanmak için anayola geçiyorum. Yolda enteresan bir şey yok. Uçsuz bucaksız tarla, alabildiğine yeşil, sarı otlar ve tek tük falun kırmızısı ev.

TURDA 305. KM - Vättern Gölü ile Tåkern Gölü arasında Windows XP masaüstü manzaralı bir yere çöreklenip Pripps Blå'yı açıyorum.

Bugün çok az su tükettim diyebilirim. Bildiğin içme suyu yerine bira kullanıyorum artık. Toprağa uzanmak gibisi yok. Sırt ağrısı, bel ağrısı, kıç ağrısı kalmıyor. Ne kadar pis enerji varsa çekip alıyor toprak. Biraz dinlenip biraz da esnetme hareketi yapıp vücudu toparlayınca tekrar kalkıp bisikletin üzerine geçiyorum.

TURDA 316. KM - Yola devam ederken sağ tarafta bir dinlenme alanı görüyorum. Burası dün gece kaldığım Borensberg'deki dinlenme alanından hallice. Yani ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğiniz wc, lavabo, soyunma kabini vs. mevcut. Bana en çok sorulan sorulardan birisi de malumunuz. "Yolda tuvaletin gelince ne yapıyorsun?" Abi ne yapmamı bekliyorsunuz ya da ne cevap vermemi. Ben size sorayım o zaman. Siz ne yapıyorsunuz? Yani bak insanlar sıçsın diye tuvalet yapmışlar oraya. Ben de o niyetle gidip kolu çevirdim ve açılmadı. Kilitli. Tamam korkmayın hemen. Tutabiliyorum:) Neyse suları doldurup çıktım. "Tidernas Landskap" yazan tabelalar var burada. İlgimi çekince bisikleti uygun bir yere parkedip resimlere bakmaya başladım. Tidernas Landskap'ın, "Zamanın Görünümü" ya da "Tarihten Manzaralar" gibisinden bir anlamı var. Yazılanları incelemek için uzun zamana ihtiyacınız var fakat bölgenin tarih, coğrafya ve doğasıyla ilgili önemli bilgileri güzelce toparlamışlar. Ben de konuyu toparladım:)

Ya bu İskandinavlar hakikaten acayip insanlar. Değerlerine sahip çıkmak konusunda inanılmaz özen gösteriyorlar. Kuş türünden böceğe, sosyal yaşamlarından gölde yaşayan alalığa kadar resmetmişler ve bilgi vermişler. Bunu turun genelinde gözlemlediğimi de belirteyim. Mesela Finlandiya'da da aynı durum söz konusu. Oraya gitmedim ama Fin destanı Kalevala'yı okudum. Destan olunca hemen aklınıza savaşlar gelebilir ama öyle değil. Daha çok doğa ve sosyal yaşam üzerine bir destan bu. Bir turna balığı var, bu balık neredeyse ülkenin sembolü durumunda. Yani balığı artık ikonlaştırmışlar ve buna kültürel bir değer olarak sahip çıkıyorlar. Öyle ki Fin halk çalgısı "kantele" turna balığının kemiklerinden yapılmış ilk olarak. Destanı da ilkokulda çocuklara öğretiyorlar. Hemen karşılaştırma yapayım bak. Türkiye'de 1. sınıfa giden çocuğun öğrendiği şey "Atatürk Yunanlıları denize döktü". Benim zamanımda da böyleydi, şu anda da böyle. Kimse inkar etmesin. Abi tamam Atatürk'ü ben de seviyorum. Sevmiyor da olabilirim ki olay sevip sevmemek değil. Problem 1. sınıftaki çocuğa bunun anlatılması. Bunu aile ya da öğretmen bir şekilde çocuğa empoze ediyor maalesef. İki ülke düşün. Birisi doğa sevgisi, coğrafya, kültür aşılarken diğeri bodoslama savaştan giriyor. Sonra "Finlandiya neden dünyanın en iyi eğitim sistemine sahip" gibi haberler çıkınca kızmayın.

Neyse İsveçlilerin ahşap yüzeylere resmettiği bir fotoğrafı paylaşayım. Fotoğrafa boğmak istemediğimden şu Tidernas Landskap'ın galerisini yükleyeceğim bir ara. İlginç kareler var.

Tidernas Landskap'tan ayrılıp yola devam etmenin vakti geldi. Güneş de hafiften alçalmaya başladı.

Vättern Gölü kıyısında bulunan Hästholmen'e gelince baktım karnımda ziller çalıyor. Abandone olup olmamak arasında kalmış bir benzinlik gördüm. Memleketin en boktan yanı daha önce de bahsettiğim gibi bir yerin açık olup olmadığını anlamanız için dibine kadar yaklaşıp bakmanız. Abartmıyorum, bazı durumlarda cama yapışıp içeriye bakmanız. Baktım hakikaten terk edilmiş bir havası var, yola devam ettim artık. Eveeet gelelim kalacak yer mevzusuna. Telefondan güzel bir yer bakıyorum. En mantıklısı Ödeshög'ü geçtikten sonra uygun bir yere çadır kurmak olur diye düşündüm. Bünyede muz, bira, çikolata ve dondurma olunca insan ister istemez ciddi bir yemek ihtiyacı hissediyor. Ciddi yemek için bkz: Hamburger. Ekmek verin lan bana!

TURDA 327. KM - Velhasıl Ödeshög'ü basıp geçeyim derken tırların yanaştığı bir dinlenme tesisine vardım. Oldukça büyük, Rasta adında bir restoran gördüm. İçeride yiyecek güzel bir şeyler vardır umuduyla girdim. Yok abi. Yine hamburger ve türevleri. Başka bir şeyler daha vardı ama ilgimi çekmemiş ki şu an hatırlamıyorum. Sarı saçlı, beyaz tenli, göbeksiz tır şöförleri geziyor içerde. Alışkın değilim haliyle. Neyse menülerden gözüme kestirdiğim klasik hamburgeri seçtim. Bazen öyle oluyor. O kadar inceliyorsun, yine klasik yine klasik. Comfort zone denilen şey bu işte. Belirli kalıplarında dışına çıkmadan karnım doysun mantığıyla sıra bana gelince ödemeyi yaptım ve beklemeye başladım.

Görevli ablamız içeçeğinizi ilerden kendiniz doldurun diyerek tepsiye fotoğraftaki zımbırtıyı koydu. Bu ne şimdi? Neyse tepsiyi alıp restoran bölümüne yöneldim. Oturduktan bir süre sonra zımbırtı yanıp sönmeye, ses çıkarmaya başlayınca "Aha benim sipariş hazır herhalde" dedim ve kasa tarafına gidip devasa hamburgerimi aldım. Bu ülkede artık şunu net olarak anladığımı söyleyebilirim: Menüde gördüğünüz şeyin ya aynısı geliyor ya daha büyüğü. Küçüğü asla! Ertesi günün kahvaltısı için ekmek kestim, soslardan aldım. Tuz, karabiber vs. yanıma yolluk yaptım. O öküz doyuranı yedikten sonra patatesleri yemem mümkün olmadığı için onu da sarıp sarmaladım. Soslar çok ağır bu arada. Etler de çok yağlı. Ne diyim mesela Balkanlarda da envayi çeşit et yedim ama İsveç bana yaramadı bu konuda. Akıllı ol İsveç! Sevemedim yemeklerini.

Yemek faslını halledip bisiklete atladım ve dinlenme tesisinden çıkış yapmaya hazırlanırken tesis alanının köşesinde çimenlik alanı görünce çadırı tam da buraya kurmak gibi bir fikir geldi aklıma. Restoranda internet var, wc, yemek, su.. Daha neye ihtiyacım var ki? Evet yerleşik düzene geçiyoruz. Çadırı çıkardım ve göçebe hayatımın sıradan bir gecesi için setup kısmına koyuldum. Yemek biraz ağır geldi, mide yine karışmaya başladı. Mide kabul etmiyor. Mide sorunlu.

Çadırı kurup son biramı da açtım. Bir fırt çektikten sonra baktım güvenlik görevlisi yanıma geliyor. Yeşil yelekli, fosforlu şeritli abimiz gelirken "Aha dedim sorun var." Tabii "Hoop birader, yasak!" gibilerinden bir şeyler söylemesini beklerken bu arkadaşderdimi sordu, derdimi anlattım. Kendisinin gelme nedenini anlatırken sorun olmadığı konusunda beni ikna etti ve "Tırlar hemen şuradan dönüş yapıyor. Gece sesinden rahatsız olabilirsin. Bunu söylemek için geldim" şeklinde konuştu. Vay anasını ya. Ulan biz alışmışız tabii "yasak" kelimesine. Herif gelmiş benim rahatsız olmamam daha doğrusu rahat etmem için uyarıda bulunuyor. Medeniyetin zirvesi. Hayır çadırı kurmamış olsam "Yanlış bir şey yapıyorum da söyleyemeye çekindi mi acaba?" diye düşünebilirim. Teşekkür edip benim için de sorun olmadığını söyledim.  

Akabinde malzemeleri çadıra yerleştirip güzelce kapattım, bisikleti direğe kilitledim ve tekrar restoranın yolunu tuttum. Mide almadı ve yediğimi yeniden çıkardım. 2-3 gündür ne yediğimi anlamıyorum. Tesisin marketinden muz ve portakal suyu aldım. Portakal suyu gazlı olduğu için çok az tükettim. Muzu yedikten sonra mideyi biraz bastırdı. İnterneti kurcalayıp bir şeyler yazdım, not aldım, çektiğim fotoğrafları inceledim, şarjları doldurdum derken fazla da geç olmadan saat 11 gibi çadıra döndüm ve tır sesleri eşliğinde uyumaya başladım.

Tır sesleri ara ara devam etti ama uykumu çok etkilemedi. Gece saat 3 buçuk gibi arka taraftaki yoldan sesler duydum. Motor sesi geliyor ve birkaç kişi konuşuyor. Baktım birisi çadırın önüne geldi. "Hey, hey" falan diyor. Polis ya da güvenlik geldi sandım, başka ne olabilir? N'oluyo lan diyerek çadırın penceresini araladım. 20'li yaşlarda bir çocuk. 2 tane de arkada yolda bekliyor. Gecenin üçünde "Burada napıyorsun?" diye soruyor. Uyku sersemiyle ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Lan bu saatte insan mı kaldırılır hayvan? Bak bisiklet var onu da bağlamışım. Belli ki yolcuyum ve uyuyorum. Türkiye'de olsa keyfi olarak beni o saatte uyandıran adamı kalkıp döverim. Pezevenk (Buraları olabildiğince yumuşatmaya çalıştım siz anlayın) sorguya falan da çekmiyor işin ilginci. Merak etmiş gelmiş soruyor. Ben de bir insan gece uyandırılınca Kopenhag'a gideceğini nasıl anlatabilirse o kadar anlatmaya çalıştım. "Sorry bro" falan dedi birkaç kez. Bir şey demedim. Sonuç? Sonuç yok. Amaç? Amaç yok. Böyle de garip bir anı.

Hadi iyi geceler...

güneyegiderken kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Gezer, bisiklet sürer, araştırır, okur, kurcalar, bozar, çadırda uyur, balık tutar, bira içer, kedi sever