Hata mesajı

Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.

 

"Bazıları berrak bir su gibidir, bazıları da benim gibi" diye devam eden şu şarkıyı çok seviyorum. Berrak demişken; üniversite sonrasında yani gençlik yıllarımın kaotik dönemlerinden birinde "İngilizce öğrenmem lazım" diyerek galeyena gelip gittiğim kursta rastlamıştım Berrak'a. Balık etli ama güzeldi Berrak. Yaşına göre milf gibi giyindiği için güzel olmasına rağmen Berrak abla diyesim geliyordu. Bu nedenle kendime yakıştıramıyordum Berrak ablayla izdivaç yaşamayı. Görsem tanımam şimdi. Gerçi 10 yıl önce görsem yine tanımazdım lan. Sadece adını hatırlıyorum. Belki de şu anda bebeğine mama hazırlıyordur ahaha. Neyse konumuz bu değil.

Ne diyorduk, dersimiz Danimarka arkadaşlar. Bugün sizlere strest çarkı anla... şaka şaka. İsveç'i bitirdim sonunda. Bisiklet turunda olduğumuz için Danimarka'nın parklarını, bahçelerini anlatacağım. Bisiklet turu haricinde Danimarka ile ilgili en eski bilgim RTL, SAT1 zamanlarına dayanıyor. Hiç girmiyorum bak oraya. Daha eski bilgim var mı diye düşündüm de belki cikletten çıkan Laudrup ile Schmeichel olabilir. Yani Danimarka özürlüsüymüşüm biraz. Rumuz: Küçüklüğüne sataşan adam 

"Olm sen hasta değil miydin? Salya sümük burnun akıyordu hani?" diyebilirsiniz. O günler geride kaldı. Lanet burnum akmıyor artık. Fakat parmaklarımdaki uyuşukluklar acayip ilerledi. Şöyle ki her iki elimin serçe ve yüzük parmaklarını hissetmiyorum. Hissiyatsız olmak çok kötü. Parmaklarından güç alamıyor insan. Frenleri sıkarken çoğu zaman orta parmağımı kullandım desem yalan olmaz. Şu bisikletin en boktan yanı -ki alırken de kafamı kurcalıyordu- gidonun uzun olması. Bilindiği üzere Cannondale Touring 1 kullanıyorum. Gidon eşşek kadar olduğu için bisiklete uzandığımda her iki elimin son 2 parmağı kol açısından dolayı bir yere temas etmiyor. Temas etmesi için ellerimi biraz içeri kıvırmam gerekiyor ki bu da fiziken zor. Cancellara mıyım ben? Normalde baskı olunca uyuşukluk olur diye tahmin ederken yanlış gidon ve gidon açısı kullanmanın cezasını tur sonrasında 15-20 gün boyunca bu bahsettiğim parmakları kullanamayarak ödedim. Sanki yoktu o parmaklar.

Feribottan indiğim gibi EuroVelo 7 (Sun Route) ve EuroVelo 10'un (Baltic Sea Cycle Route) rotası üzerinde bulunan bisiklet yoluna giriş yaptım. Şu adresten http://www.eurovelo.org/routes/ rotalara bakıp bilgi edinebilirsiniz. Balkanlarda da EuroVelo 8'in (Mediterranean Route) bir kısmını sürmüştüm fakat bisiklet yoluna benzer bir ize rastlamadım. Dağdan, taştan, bayırdan EuroVelo yapacaksak ben de evin önünü yurovelo diye kaktırırım anasını satayım. Yalnız EuroVelo 10 güzelmiş bak. Bir gün olur da Baltık turu yaparsam diye ince ince işleyerek çizdiğim bir rota vardı Strava'da (Hiç bakmayın, public değil). İsteyene TCX halini gönderirim. Bu da hemen hemen aynısı. Bak tura çıkma denklemi şöyle: Tur = Zaman + Para. Aslında zaman var ama para yok. Para olunca da zaman olmuyor. Yani iki bilinmeyenli denklem gibi olsa da öyle de olmuyor bir yandan. 

TURDA 440. KM - Feribota el sallayıp Helsingør çıkışında her zamanki gibi tıkınmak için bir McDonald's aradım ve telefondaki Navigator'ın bana tarif ettiği şekilde ilerleyip beleş wi-fi mekanıma çöreklendim. Beleş wireless baldan tatlıdır:\ Yine ışıklı panoda gördüğüm etli metli, içinde ne olduğunu bilmediğim ama büyük görünen bir şeylerden söyleyip siparişimi beklemeye koyuldum. Tepsiyi alıp cam kenarına oturdum ve ilk ısırığımı almamla beraber yan masadan "Allah belanı versin lan, ağzına sıçayım senin" şeklindeki ruhumu okşayan sözleri duydum. Evet, yer Danimarka'nın alelade bir şehri, Kongevejen üzerinde (cadde -İsveççede vägen, Dancada vejen oldu artık-) sıradan bir restoran. Ve o anda dönüp "Ben senin ağzına sıçayım asıl" şeklinde cevap vermek istedim ama turda keyfimi bozmamaya normal hayatımdan fazla özen gösteririrm. 2-3 masa yan tarafa gidip yerimi değiştirdim. Herif bu lafları masadaki çocuğuna söylüyor. Çocuk yemeği dökmüş sanırm. Çocuk lan bu, yemeği dökmek onun hakkı gibi bir şey. Muhabbet kuşu beslediğim için bilirim. Hemen hemen aynı şey:) Dönüp bakmadım bile. Böyle izbe yerde bile Türkçe ile karşılaşıp başkasının yerine utanma duygusunu yaşıyorum ya. Kızdım. Kızmaktan öte üzüldüm. Ama şu an aklıma geldikçe yine sinirleniyorum. Sığır herif, ilerde muhtemelen kendisi gibi sığıra dönüşecek çocuğuna hönkürmeye devam ederken ben de hamburgerin yanından fırtlayan ketçabı yalamaya devam ediyorum. Kopenhag yolunu gözlüyorum Polar'dan. Otobandan kaçarak rotamı hazırladım. Eğim falan yok. Dümdüz kemiksiz 55 km yolum var. Molaları da sayarsak 3 saatte yaya yaya gitmelik yol.

Sulukları doldurup tekrardan bisiklete atladım. Snekkersten mahalinden geçerek tekrar denizi gördüm ve sahil yolunu kullanarak yola devam ettim. Bana deniz var de, gerisine karışma. Kokusundan bulurum. Sahil yolunda bisikletli sayısı oldukça fazla. Şehir merkezi dışında yol bisikleti antremanı yapan kişilere rastladım. Kopenhag'a doğru sürdükçe bisikletli sayısının arttığını söylemem gerek. Fazla oyalanmadan geçtiğim yerleşim birimleri sırasıyla Espergærde, Humlebæk ve Rungsted.

TURDA 459. KM - Rungsted'e geldiğimde benzinlikte mola verdim. Redbull ve dondurmalı mola. Yolculukta midemden sesler geliyorsa aniden açlık patlamaları yaşayabiliyorum. Yani dondurma niyetiyle girip "Şu domuzu komple sar bro, aldım" diyerek mekandan ayrılabilirim. Aldım mı? Almadım. Ama alabilirdim. Piknik masasına oturup dondurmamı yalarken yine bir yemek macerası ile karşı karşıya kaldım. Bugünkü saçmalıklar benim karnımı doyurma zamanıma göre ayarlanmış sanki. Kadavra kılığındanki bir teyzemiz aniden benzinlik girişine direksiyonu kırınca (Araçla aynı yaşta olabilir bak) bisiklet yolundan devam eden yol bisikletli bir kişiye çarpıyordu. İşte o an Danca bilmediğim için sevindim. Adeta inşaat alanındaki kepçeyi izleyip "Kaç ton çimento harcanmıştır la buraya?" gibi keyifle olan biteni gözlemlemeyi planlıyordum oysa ki. Kadavra teyze ne yaptığının farkında bile değildi. Eleman da iki üç paragraflık bağırdı. Giriş, gelişme, sonuç karışık. Akabinde kaputa tık tık yaptı ve devam etti. Kaput her yerde kaput demek ki. İstanbul'da bir yıl boyunca taksici kaputuna yol versin diye vurup kavga anını bekledim. Bir keresinde gardımı alıp kafa göz dalmaya ramak kalmıştı ama kısmet değilmiş. Yine de sizlere tavsiyem taksici yerine normal araç seçerek combat yapmanız olacak. Zira taksilerde "zopa" adını verdiğimiz sevimli eşyalar olabiliyor. Kaskınızı kullanmayı ihmal etmeyin:) 

Vedbæk geçildi, Skodsborg geçildi. Pek durmadan Kopenhag dolaylarında yerimi almaya çalışıyorum ki şehri gezebileyim.

Yol boyunca sol tarafımda gördüğüm deniz, ara ara park ya da evlerle kesintiye uğruyor.

TURDA 470. KM - Spring-Forbi adında güzel ve yaşlı ağaçların olduğu bir parkın cazibesine kapılınca birkaç fotoğraf çekmek için yoldan çıkıp sahil kenarındaki parka sürdüm. Sonbahar gelmeye yüz tutmuş. Sanırım şu atmosferi başka bir mevsimde bulmak imkansız.

Ağacı ağlatmak burada da moda herhalde.

Bir süre parkın içinden ilerleyip tekrar Stranvejen'e çıktım (Sahil Yolu). Taarbæk ve Skovshoved'i bitirip artık yavaştan Kopenhag'a girdiğimi hissettim. Çünkü ortalık bisiklet cennetine dönüşmeye başladı. İyi güzel de insan kendini özel hissetmiyor burada:) Seni farklı görüp "Hey amigo! Come to Beşiktaş" diyen yok. Gözünü sevdiğimin Balkanları. Biraz abartarak söylüyorum ama farklı olduğunu görünce adamı kolundan tutup içeri çekiyorlar orada. Bak yine depreşti anılar. Şu macerayı bitireyim de aşırı atraksiyonlu, 18-20 sayfalık bir Balkanlar serisi yazarım herhalde. Fazla da olabilir. Bu Balkanlardaki muhabbet Türkiye'de de var ama Türklere değil. Yani yabancı turcuları bizim anadolu insanı ağırlarken; geleneğini tanıtıp, karnını doyurup ve hatta düğüne dahi sokup kültür orgazmı yaşatabiliyorlar. Bunu hep söylemişimdir "Türkiye'ye yabancı olarak gelip tura çıkacaksın". Zaten bitirebilirsen artık ölümsüzsün. Gebze'ye dikkat yine de. Orası bölüm sonu canavarı.

TURDA 478. KM - Parktan ayrıldıktan bir süre sonra Hellerup'a doğru sürdüm. Burası Kopenhag'ın biraz kuzeyi oluyor. Yolun çaprazında Tuborg Fabrikası var. Zamanım olsaydı "Uzak diyarlardan gelmişem, selamlar getirmişem" diyerekten viking gardaşlarımı ziyarete gidebilirdim. Yalnız sahil kenarına bira fabrikası mı kurulur? Sosyal tesisleri de vardır şimdi buranın:)

Bisiklet trafiği artınca bisiklet ışığı da bir hayli fazlalaşmaya başladı. "Hangisinde duruyorduk? Duruyor muyduk?" gibi sorular bir yana bisiklet yolunda zaten sürmeye alışkın olmadığımı orada anladım. Türkiye'deki malum nedenlerden dolayı sevmiyorum ve sürmüyorum o yolda. Ortadan giderek etrafı keşfetmeye çalışınca arkadan ziller ötmeye başladı bile. Bak bizdeki sarıyı görünce "Daaaattt!!!" diye kornaya asılma durumu burada bisiklette var. Köy yolunda traktör kullanan dayı gibi gitmemem gerektiğini biliyorum ama alışkın değilim. Kendi şeridime geçtim. Bazen kültürünü bilmediğiniz ülkede sosyal afallama yaşayabiliyorsunuz. Hemen ayak uydurdum. Elin Danimarka'lısı gelsin Türkiye'de bi girsin bakalım bisiklet yoluna karşısına neler çıkıyor.

Kopenhag'ı şöyle bir döneyim diyerekten kamp yeri derdine düşmeden önce şehri turlamaya başladım. Acil bir işim yok. Fotoğrafta da görüldüğü üzere bisiklet cenneti, mezarlık haline gelmeye başlayabiliyor bazı yerlerde. Burası tren istasyonunun önündeki park alanı. Østerbrogade (cadde) şehrin ana arterlerinden birisi. Köpenaaa girdin miydi buradan geçiyon yane. Ben de birkaç kez caddeyi gidip geldim ve bir eksiklik olduğunu farkettim. Marinaya çıkan caddeye yani Norde Frihavnsgade'ye geçip sürmeye başladım. Güzel mekanlar var.

TURDA 484. KM - Jean Claude adında, ağaç altı gölgeliği bulunan güzel bir mekanı gözüme kestirdim. Hey yavrum isme bak! Eksiklikten kastım tabi ki keyif birası. Açık havada, wireless bulunan bir kafede molamı verdim. Güzel bir lager -Royal Beer- söyledim. Yarısını içtim. Wireless çalışmıyormuş. Dedim komşunun falan yok mu? Yok dedi. İyi dedim. Biranın yarısı mideye inince mekandan da kalkamıyorsun. Aldım Poları, açtım Navigator'ı, yeşil alan aradım. Tecrübeden dolayı haritayı açınca direk yeşile odaklanıyorum artık. Baktım yakınlarda yeşillerle bezenmiş devasa bir alan var, cihazları koydum kenara. Yeşil demek kamp demek, çadır demek Mustafa Pektemek (uğursuz herif gidemedi bir türlü şu takımdan). Şişenin dibini görüp mekandan ayrıldım. Gideceğim çayır çimenin bulunduğu yer Fælledparken. Şu "æ" harfine de hastayım yalnız. Karakter tasarrufu:) Neyse bu park bildiğin şehrin göbeğinde yer alıyor. Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazandığı Parken Stadı'nın tam arkası. Parkın diğer tarafında da Kopenhag Üniversitesi var.

Parka doğru sürerken marketten ufak tefek atıştırmalar aldım. Çadırda zıkkımlanmak çok zevkli oluyor.

Fælledparken'in bir sürü girişi var aslında. Ben güneybatı tarafından girdim. Açıkçası böyle büyük bir parkla karşılaşacağımı sanmıyordum. Tamam biraz dolaştım ama park içerisinde yaklaşık 7-8 km yol yapmışım. Yüzölçümü olarak karşılaştırmak gerekirse Antalya'daki Kültür Parkı (Cam Piramit) ile hemen hemen aynı. Bizim park da güzel şimdi hakkını yemeyelim. Hem parkı geziyorum hem de çadırı kurabileceğim uygun alan arıyorum. Bu arada tuvalet ihtiyacını da gidereyim derken karşıma 30 tane wc kabini çıkınca bir gariplik olduğunu anladım. Yarın Kopenhag Yarı Maratonu varmış. Bu kabinler de o yüzden. Geçen hafta Stockholm Yarı Maratonu'nu yerinde izlemiştim.

1 hafta bisiklet sürüp ülke değiştirince yine yarı maratona denk geliyorsunuz demek ki. Çadır kuracak alan konusunda daha da seçici olmam gerekiyor. Sabah gürültüden, görevliden taciz yemek istemiyorum.

TURDA 495. KM - Dolaşa dolaşa oldukça sote, izole bir alan bulup yeri bir güzel stabilize ettim ve çadırı kurdum. Valla keyfim yerinde. Önümde de ufak bir bank var. Afferin lan Kopenhag belediye! Gönlümü kazandın. Çantanın göremediğim kısmında Helsingborg'dan kalan bir de Mariestads varmış. Keyif ikiye katlandı.

Kovuğumu yavaş yavaş hazırladım.

Şu zemin örtüsü bayağı bir işe yarıyor yalnız. Hem yerin soğuğunu kesiyor hem de temiz tutuyor.

Tam olarak çadırın içinden görünen manzara üstte görüldüğü şekilde. Sal keçiyi süt versin.

Yarın turun biteceğini ve havaalanına gideceğimi biliyorum. Bir şekilde hallederim nasıl olsa.

Gece oldu, sessizlik, huzur, uyku...

güneyegiderken kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Gezer, bisiklet sürer, araştırır, okur, kurcalar, bozar, çadırda uyur, balık tutar, bira içer, kedi sever