Hata mesajı

  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 39 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_comment_statistics_comment_count.
  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.
1
Vote up!
Mesafe
Mesafe
76 km
Toplam Yükselme
Tırmanış
433 m
Zirve
108 m
Ortalama Hız
Ort. Hız
20 km
Maksimum Hız
Max. Hız
48.6 km
Toplam Süre
Pedal
3 sa 47 dk
Mola Süresi
Mola
3 sa 50 dk
Zorluk
Zorluk
3/10
Manzara
Manzara
6/10
Alınan Keyif
Keyif
8/10
13/09/2016
13/09/2016
İsveç
İsveç
Norrköping
Bisiklet
Borensberg

Kış Güneşi Tadında

Alarm yok, gürültü yok ama bir anda kalkıyorsun. O günlerden biri. Hava aydınlık, henüz güneş çadıra vurmamış. Toprak üzerinde uyumak ofis sandalyesinden de ergonomik. Çadırı kurduğum yer dört tarafı açık üs bölgesi minvalinde olunca soğuktan korunmak için bu sefer yatmadan önce işi sağlama aldım. Saat dokuzu gösteriyor. Üstelik kendimi de iyi hissediyorum. Hava yumuşak, İsveç şartlarına göre oldukça sıcak. Yani gerekli şartların hepsi tamam. Yola çıkma zamanı.

Çadırın penceresini hafif aralayıp dışarda neler olup bittiğine göz attım. Temizlik görevlileri etrafı silip süpürmüşler. Uzaktan selamlaştık. "Elleme uyusun çocuk" diye düşünmüş olacaklar ki benim tepeye tırmanmamışlar. “Rahatsız edebileceğini düşünmekten rahatsızlık duymak” gibi bir hastalıkları var bu halkın. Sosyal yaşantımda benim de sık sık yakalandığım güzel bir hastalık. Kamp yaptığım ufak tepedeki 3-5 çöpü de ben topladım. "Bulduğun gibi bırak" ile "Bulduğundan daha temiz bırak" arasındaki fark tam olarak naylon, cips poşeti gibi ıvır zıvıra denk geliyor.

Hızlı bir şekilde malzemeleri toparlayıp çantalara pay ettim. Tepeden aşağıya inip banklarda ufak bir ön kahvaltı yaptıktan sonra dün akşam yemek yediğim McDonald's'a gittim. Elimi yüzümü yıkayıp dişleri parlattım. En çok karşılaştığım “Yolda tuvaletin gelince ne yapıyorsun?” sorusunun cevabını verdim ve sürmeye başladım. Erken kalkmanın bana verdiği yetkiye dayanarak geze geze gitmeye hakkımı kullanacak olsam da bir an önce şehri terk etmek ilk planlarım arasında. Dünkü tecrübeden yaralıyım. Rüzgar yok çok şükür. Yolculuk ise Motala dolaylarına. Yolda neler var bakalım...

TURDA 175. KM

Baltık Denizi ile Glan Gölü'nü birbirine bağlayan nehrin üzerindeki köprüyü kullanarak Linköping'e doğru seyir halindeyim.

Köprüyü geçtim ama “Köprüyü geçene kadar” deyimiyle yüzleşmenin zamanı geldi sanırım. Şehir merkezlerini nasıl nokta atışı buluyorsam şehirden çıkarken de tam tersi bir aksiyon söz konusu.

Dün yanlışlıkla girdiğim 3 km'lik otoban kabusunu hatırlamak dahi istemiyorum. Baktım köprünün çıkışında trafik yoğunlaşıyor, kendimi hemen bisiklet yoluna attım. Ben bu filmi gördüm. Hatlar karışınca bilen birine yol sormam lazım ama ortalıkta soracak insan olmadığından eminim.

Eylemsizlik prensibi gereği bisikleti sol tarafımdaki kaykay pistine çekip tekrar Polar'a göz attım. Oldukça geniş araziye sahip bir spor merkezinin yakınlarındayım. Arazide buz hokeyinden körlinge, tenisten atletizme kadar birçok sporu icra edebilecek kadar tesis var ve tesisler çok amaçlı değil. Yani buz hokeyi salonunda voleybol maçı oynanmıyor çünkü voleybol salonu ayrı. Buz pisti salonunun ayrı olduğu gibi. Araya gereksiz bilgi sıkıştırdığıma göre navigasyona odaklanıp yola devam edeyim. Bizde zamanında ne körling maçları yaptık mahallede:\ 

Hemen ilerde kıyafetlerinden anladığım kadarıyla otomotiv sektöründe çalıştığını tahmin ettiğim İsveçli bir abimizin yanına gidip sordum. İsveçli diyorum çünkü İsveç'te karşınıza İsveçli çıkacak diye bir kural yok. Ülke nüfusu 10 milyon dolaylarında olmasına rağmen %13'ü göçmen. Güzel güzel anlattı. Biraz sürdüm ve en azından "otobana paralel gidersem bir şekilde yan yolu da bulurum" teoremiyle otobanın altındaki ufak geçitlerden "S" çizerek 3 kez geçtim. Sonunda istediğim, arzuladığım, aradığım golü buldum. 8.5 km sonra yoldayım.

Otobanı sağ tarafıma atıp tek dileğim bir daha kendisiyle karşılaşmamak olsa da öyle olmadı. Linköping'de öğle yemeği hayalleriyle sürüyorum. Otobanın altından bir şekilde geçiyorum. Yakınlaşıyor, uzaklaşıyor, kendisine çekiyor ve sürekli böyle devam ediyor. Ben de dikkatli bir şekilde "otobana girme tehlikesi" eşliğinde yola devam ediyorum.

Etrafta sağlı sollu, uçsuz bucaksız bir sürü arazi var. Arazilerin genelinde de saman balyaları.

Bazı arazilerde balyaların üzeri donma tehlikesine karşı muşamba ile örtülmüş, bazıları açık.

TURDA 192. KM

Göta geldim:) Göta Kanal, Roxen Gölü ile Baltık Denizi'nin sularını birbirine bağlıyor. Daha sonra da karşılaştığım için detayları yazının sonuna sakladım. Ayaküstü bir 5 dakika kadar dinleniyorum. Norsholm, kıyısında tekneleri olan, evlerin camından baktığınızda nehri gördüğünüz, Motala Ström'ü (Motala Nehri) çevrelemiş ufak bir kasaba.

Yerleşim merkezini göremesem de sakin, sessiz bir yer olduğu belli. Aslında 3-5 dakika sürüp nehrin kenarına inebilirim ama tur psikolojisi öyle olmuyor. Neden olmadığını çok iyi biliyorum. Eğer kısıtlı bir zaman diliminde geziyorsanız içten içe bir ses "Abicim işini zora sokma. Bak dönüş tarihin belli, aksilik ona göre sür" diyor. Sonra da üzülüyorsunuz. Çünkü Norsholm'ün kıyısına insem kesin bir şeyler yer, içer, dinlenirim. Gördüğüm yerlere sayıyorum artık. Birkaç fotoğraf çektikten sonra yola devam ediyorum. Bu arada köprü sallanıyor. Sebebi de açılır-kapanır olması. Göta Kanal'ın geçtiği bazı noktalarda bu köprülerden görmek mümkün. Güneş hafiften yakmaya başlıyor.

TURDA 196. KM

İsveç'te nadir rastladığım restoranlı-marketli benzinliklerden birisine geldim. Aslında tek derdim güneş kremini sürüp yola devam etmek ama market girişinde "French Hotdog, 2 för 40 kr" yazısını görünce sabah kahvaltısı ve öğle yemeği öncesi ara öğün oluşturup tıkınayım diyorum. 40 Kron 4 Euro (Zamanın parasıyla 14 Türk Lirası) yapıyor. 15 Kron'a da kola aldım. İsveç şartlarında ucuz diyebiliriz. Normalde çok tüketmediğim kolayı bisiklet sürerken bolca tüketiyorum. Enerji içeceği ve ne kadar zararlı şey varsa bunlar için de aynı durum geçerli. Hepsi girdiği gibi hızlıca çıktığından sorun yok. Marketin restoran bölümüne girdim. Gölge, klima ve yumuşak koltuk bir araya gelince biraz fazlasıyla yığıldım kaldım ya neyse anlatıyorum. Gezen insan için en iyi iletişim araçlarında birisi restoranlardaki menüler olsa gerek. Dil bilmenize dahi gerek yok. İşaret parmağını yukarıya doğru uzatıp "şundan" diye göster, önüne gelsin. Parasını öde ve karnını doyur.

Ben de marketin içerisindeki restoranda güzel ablalardan birisini seçip (hepsi güzel yalan yok) "Mayonezli mi olsun, hardallı mı?" sorusuna "Mayonezli" cevabını vererek bu hotdoglardan sipariş ettim. Self servis olduğu için bekliyorum tabii. Yalnız hotdogun yapılışı çok zevkli. Bir tarafı açık ve sosisin girebileceği deliği olan bir ekmeğin ucuna mayonezi sürüp (ne anlatıyorum ben?) maşayla sosisi alıp içine tıktı bir güzel. Çok aç değildim ama bakarken o anda acıkıyor insan. Oturup yiyeceğim dedim. Kola ve hotdogları tutuşturdu elime. "Ablam diyorum bir tabak falan ver, napiyim bunları?" Yok anlamıyor. O anda tepsinin İngilizcesi de aklıma gelmiyor bir türlü. Olmayan bir şeyin tarifini de yapamıyorum. Masanın birinden peçete alıp geldim, hotdogları üzerine koyup tepsi tutar gibi taşıyınca ben de dahil herkes gülmeye başladı. Neyse oturdum ve yemeğin yarısında masaya tepsi geldi. Hoş geldin tepsi.

Yemek sonrası şekerli atıştırmalıkları da alıp marketi terk ediyorum.

TURDA 217. KM

Sıcağa çok kalmak istemesem de yapacak bir şey yok. Bu nedenle bir an önce Linköping'e ulaşıp gölge bir yer bularak uzun süreli inzivaya çekilmek istiyorum. Güneş kremini sürüp pedala basıyorum ve 20 km sonra Linköping'e hızlı bir giriş yapıyorum. 25 derece civarı bir sıcaklık var ama güneş tepede. Güneş ışığına maruz kalır da koruyucu krem kullanmazsan milli takım forması almana gerek kalmıyor. Kırmızı beyaz dolaşıyorsun. Tecrübeyle sabit.

Linköping 100.000 civarı nüfusa sahip bir kent. Şehrin kıyısından geçen Kinda Kanal ve kuzeydeki Roxen Gölü haricinde su birikintisi yok ama garip bir şekilde yazlık mekan izlenimi bıraktı bende. Bira içip güzel bir hamburger yiyebileceğim, uzun süre oturabileceğim bir yer bakmak için bisikletle mini bir şehir turu yapmaya karar verdim. Burayı hakikaten çok sevdim. Sessiz, sakin ama hafiften kalabalık. Kalabalık derken bisiklet ve insan kalabalığını kastediyorum. İsveç'te nüfusa oranla bisiklet kullanımının en yoğun olduğu kent bile olabilir. Kentin genelinde gotik mimari hakim. Oldukça büyüleyici yapılar var. Ortalık katedralden, kiliseden geçilmiyor. Benim de yirmi yıla yakındır dinlediğim Opeth'in davulcusu Martin Axenrot burada doğmuş. Öznel bilgi olarak araya sıkıştırayım. Araba olmayan kentin öne çıkan en önemli kazancı sanayisinden geliyor. SAAB burada kurulmuş. Spor ve sanat alanında da gayet aktifler.

"İsveç'te yaşama fırsatın olsa nereyi tercih edersin?" gibi bir soru gelse Linköping ya da bir ihtimal Helsingborg cevabını veririm. Aslında tamamen farklı karakterde yerleşim merkezleri ama ikisinde de kendimi iyi hissettim. Stockholm'e tatil köyü, Helsingborg'a otel, Linköping'e ise butik pansiyon yakıştırması yapılabilir. Bu arada Wikipedia'da rastladığım bir bilgi daha: Trabzon ile Linköping kardeş şehirmiş. Nereden nereye...

Aslında İstanbul'dan başlayan hastalık sebebiyle salya sümük dolaşıp bisiklet sürüyordum ama şu an kendimi iyi hissediyorum. Rüzgarın azalması, havanın ısınması biraz olsun hastalığı unutturdu. En azından ne giyeceğimi biliyorum. Bugünü aktif dinlenme günü ilan ettim. Bazen turcuların öyle günleri vardır. Kendi gider bisiklet.

Dönelim Linköping'e. Şehri tavaf ettikten sonra restoranların olduğu yere doğru yöneldim. Ågatan isimli barların, restoranların parsellediği bir caddeymiş burası. Yer bulma konusunda kuvvetli sezgilere sahibim. New York Legends isimli restoran hoşuma gitti. Sports bar olarak da işlev görüyormuş ve gece 1'e kadar açıkmış, cuma-cumartesi gece 3'e kadar (sağol canım yatıya kalmayacağım). Güzel bir tanıtım videosu yapmışlar, göz atabilirsiniz. https://www.youtube.com/watch?v=QXtga2C2ZhY

Hem şarjları doldurayım hem de biraların tadına bakayım diye gezmeyi tozmayı bırakıp 1-2 saat kadar dinlenmeyi düşündüm. Fiyatlar açıkçası ciddi anlamda tuzlu.

Yine de o zamanın fiyatıyla "Hmm, İstanbul'dan farkı yok" gibi düz bir mantıkla hareket ettim ve buz gibi bir Heineken ile başladım. Daha önce içmediğim biraların tadına bakmam lazım. Genelde yurt dışına çıktığımda bir birayı ikinci kez almamaya özen gösteriyorum. Yol boyunca girdiğim Systembolaget'lerde gözüm dönüyor zaten. Ardından Murphy's Irish Stout söyledim ama ne yalan diyeyim çok da bir beklentim yoktu. Bir sonraki birayla beraber gelsin diye de çizburger siparişi verdim. Murphy's'in tadı görüntüsü kadar güzel. Guinness'ten kesinlikle güzel. Üzerine çok gül kokladım ama içtiğim en güzel stout bu olabilir.

Menüdeki biralar 50, 60 ve 190 cl'lik. 190'lıktan söylesem, bir çılgınlık yapsam diye iç geçirdim. O zaman restaoranı beraber kapatırdık artık. Linköping'de de mahsur kalırdım. Ayrıca üst üste stout bira içince bira değil de başka bir şey içmiyormuş gibi oluyor insan. En makul olanı stoutları araya sıkıştırmak. Onun yerine Götlands Bryggeri'nin Wisby Weisse'ını söyleyip buğdayla yemek faslını sonlandırayım dedim. Bira ve hamburger geldi. Wisby Weisse, Weihenstephaner'den hallice. İlk yudumda muz tadını aldım. Yani tamam değişik bir tadı var ama garip bir tadı da var. Muz, kayısı, narenciye, kurutulmuş incir falan. Bira değil, aşure. Görünüm olarak altın sarısı şeftali rengi diyorlar. Bak o doğru. O kadar malzemeyi karıştırınca karışık meyve nektarının rengi de öyle oluyor. Günün kazananı kesinlikle Murphy's Irish Stout.

Öküzdoyuran adını verdiğim çizburgeri yedikten sonra dört buçuk gibi mekandan ayrılıyorum. Yan masadaki teyzelerin (70x3=210 yaşındalar) benden aşağı kalır yanları yok. Sosisleri, kızartmaları bira eşliğinde löp löp götürdüler. Helal teyzeler!

Bulunduğum yerden dümdüz yukarı çıktığımda şehir dışına çıktığımı görüyorum ki 3 gündür şehir içinden çıkamayan birisi olarak bir şehri bu kadar kolay terk etmek garip geliyor. "Yanlış yolda mıyım lan?" diye soruyorum kendime arada. Zira bu kadar hızlı terk edebilmem normal değil. Yine otobanın altından geçip (otobanın altından en fazla geçtiğim gün olarak kayıtlara geçsin) Bergsvägen'e giriyorum. "Vägen" yol anlamına geliyor. Bizdeki Antalya yolu, Ankara yolu gibi. Otoban haricindeki yollar kalitesiz anlamına gelmesin. Gayet düzgün, sadece otoban kadar geniş değil. Zaten ihtiyacım da yok geniş yola.

Roxen Gölü'nün kıyısından Berg'e kadar bisiklet yolunu kullanarak gidiyorum. Pardon bisiklet otobanı. Bu kadar geniş, ferah, huzurlu bir bisiklet yolu görmedim. Birisi bisiklet römorkuna köpeğini oturtmuş, diğeri koşuya çıkmış, öbürü bagaja marketten aldıklarını yığmış, çocuk gezdiren, falan filan... Sol tarafımda araçlar mucurlu asfaltta yol alırken benim kullandığım yol denizin sabah sessizliği kadar düz.

TURDA 230. KM

Berg'e ulaştıktan sonra sola dönüp biraz ilerliyorum fakat yanlış yola girdiğimi tahmin etmiş olmalıyım hareket halinde olup olmadığı belli olmayan bir araca yanaşıp Motala yolunu soruyorum. Soruya soruyla karşılık verip inceltilmiş "a" ile "Moh-tâlâ?" diyor. Evet diyorum "Motala?". Abicim zorlama işte, benim derdim başka. Telaffuz edemeyebilirim kolay olmayan dilinizi ama bir zahmet konuya odaklan. Aradığım tek şey yol. Şuradan git diye elinle göstereceksin en fazla. Birkaç cümle ile derdimi özet geçip şu an turda olduğumdan bahsediyorum ki jeton düşsün. Tekrar "Moh-tâlâ" diyor. Ulan bende mi sorun var, yoksa sorunlulara mı denk geliyorum diye adama hak ettiği sözcükleri söylüyorum, içimden. "Heh moh-tâlâ as you say" diyerek topu karşı tarafa atıyorum. Sanki "Burdur'da güzel şiş nerede yiyebilirim" diye sordum. Tee allam. Cevap geliyor "I don't know". Tamam birader, ben başımın çaresine bakarım yaban ellerde. İsveçli olup olmadığı konusunda emin değilim ama hayal aleminde yaşadığı kesin bu hafiften kavruk arkadaşın. Polar'dan düzgünce kontrol edince yine otobana doğru gittiğimi görüyorum. Tüm gün boyunca otoban beni kendisine çekti ve girmemek için büyük savaş verdim. Ters istikamete dönüp Berg'den kuzeye devam ediyorum ve yol kendini buluyor. Zaman ve mesafe kontrolü yapıyorum arada. Hızlı gitsem Motala'ya yetişirim ama karanlıkta kamp kurup ertesi gün nerede uyandığımı görmek pek istediğim bir durum değil. Motala, yüz ölçümü bakımından İsveç'in ikinci en büyük gölü olan Vättern'in kıyısında kurulmuş bir liman kenti. Limana kadar manzara oldukça güzel. Hızımı düşürüp yolun keyfine bakmaya karar verince Ljungsbro'nun batısından kuzey batıya doğru devam ediyorum.

Vättern Gölü ile Baltık Denizi iki farklı koldan birbirine bağlı. Birincisi Motala Ström ki bu doğal bir su yolu, diğeri ise ulaşım için kullanılan Göta Kanal. Kanal, ticaret için büyük önem arz ediyor. İsveç'in iki yakasını yani Göteborg ile Söderköping üzerinden Stockholm'ü birbirine bağlıyor. Bu iki büyük şehrin arası kanal yoluyla 580 km, yok ben denizdeyim gideyim derseniz 950 km. Bir kanal koca ülkeyi ortadan ikiye yarıyor. Başbakanları çıkıp "İsveç'in güneyini ada yaptık!" demiyor ama. Göta Kanal'ın 19. yüzyılda yapıldığını düşünürsek çoktan çıldırmış İsveçliler. Neyse benim ilgimi çeken durum farklı aslında. Bu gece Motala Ström ile Göta Kanal'ın tam ortasında kamp yapacağım ve aralarında 100 metre civarı fark var. Toprağın iki yakası su, ben de ortasındayım.

TURDA 247. KM

Bulunduğum lokasyon, ertesi gün içinden geçeceğim Borensberg'in 1 km kadar gerisi. Bisikleti birkaç piknik masasının bulunduğu dinlenme alanına çektim. Alanda 4-5 tane kabin mevcut, Kabinlerde; duş, el yıkama, tuvalet, soyunma gibi ihtiyaçlarınızı ücretsiz karşılayabiliyorsunuz. Ne işe yaradığını çözemediğim bir kabin daha var. Üzerinden aylar geçti hala düşünüyorum. Paspas falan mı yıkanıyordu, ya neyse... Özet olarak yatılır burada. Ülkenin muhtelif yerlerinde bu dinlenme alanlarından var. Üstümü başımı değiştirdim. Nehrin kıyısına inecek ufak bir merdiven var ama cennete açılan kapı gibi. Fotoğraf çektim, oturup dinlendim falan derken birkaç sivrisineğin taarruzuna uğrayarak tekrar yukarıya çıktım.

Birkaç aile geldi gitti, halihazırdaki karavan uzaklaştı ama kimseyle konuşmadım. O bölgede çalıştığını düşündüğüm 2 kişi daha geldi, muhtemelen benim yaşlarda. Benim derdim muhabbet etmekten ziyade birisinin beni merak edip etmediği.

Bir şey sormadıktan sonra kimse konuşmayı bırak, dönüp dahi bakmıyor. Balkanlarda tanıştığım kişiler ile gece gezmesine çıkarken İskandinavya'da yalnızlığın dibini yaşıyorum. Ketum bir halk kitlesi ile karşı karşıyayım ve sıvı gibi bulunduğum kabın şeklini alıyorum. Aklımda soracak bir soru da yok ama "İskandinavlar soğuk insanlar" algısının gerçek olup olmadığını bir anlamda test etmek için olayı akışına bırakıp gözlemliyorum. "Abi çok soğuk insanlar" klişesi zaten biliniyor dediğim gibi. Benim tecrübe ettiğim kadarı ile ilk iletişim hamlesi konusunda çekimser olmayı tercih ediyorlar. Konuşmaya başladıktan sonra ise sen ikna olana kadar yardımcı olmaya çalışıyorlar. -Az önce adres sorduğum leyla hariç- Neyse bu arkadaşlardan da ses soluk çıkmayınca masadan kalkıp çadıra yöneldim. Yakınlardan silah sesi gelmeye başladı. Haydaaaa... İlk anda anlam veremesem de sesleri biraz dinleyince muhtemelen geyik ya da kuş avına çıkmış birileri olduğunu tahmin ettim. Yanılmamışım. Yarım saat sonra 2 kişi gelip diğer masaya oturdular. Yanlarına gidip "Hasılat nasıl başgan, var mı bişiler?" diye sormama gerek yok. Çünkü ortada geyiğe dair bir emare yok. Akşam akşam ölü geyik görmeye de mecalim yok. Kural ve av limitleri sayesinde av yapabiliyorlar sanırım. Bitmez tükenmez bir geyik stoğuna sahipler. Konuşmadılar. Konuşmayın, siz de konuşmayı. "Nereden geliyosun, nereye gidiyosun?" diye hiç mi merak etmediniz, merak ediyorum. Bildiğin hiçe sayılıyorum. Kurtla kuşla, ağaçla konuşurum ben. Tüm tur boyunca yalan olmasın, sadece birkaç kişi yanıma gelip benimle iletişim kurdu. Ne kadar garip mevzular olduğunu ilerleyen yazılarda anlatacağım.

Hava karardı. Karnım tok, sırtım pek olduğu için yatıp zıbarayım diyorum artık. Sadece yarım şişe suyum kalınca kabine girip iki suluğu doldurdum, içtim. Midem bulanmaya başladı ve suyu içtikten bir dakika sonra da çıkardım. Sonra da karın ağrısı çeke çeke, döne döne uyudum. Hava alanı tuvaletinde bardak gördüğümde sorgusuz güvenmiştim sana İsveçli kardeşim. Benim için bardak değil, bir semboldü. Her şey yalanmış.

Bugün yoldan 76 km daha eksildi. Artık Motala yakınımda sayılır. Yarın transit geçip yola devam ederim.

Aslında uyuduğuma göre yazının burada bitmesi gerekiyor fakat gece birkaç kez daha kalkıp tekrar kustum. İçtiğim su midemi altüst etti. Keşke suyu kaynatıp çay demleseydim diye iç geçirsem de olan oldu artık. Güzel başlayan gün saçma bir şekilde sonlandı.

altandemircan kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Ukrayna ✔ İskandinavya ✔ Balkanlar ✔