Hata mesajı

Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.

Pazar sabahı erkenden uyandım. Hayatımda Pazar sabahları beni uyandırabilen tek aktivitenin balık avı olduğunu düşünürsek tur başlangıcını da ikincisi sıraya koyabiliriz. Aklıma başka bir şey gelmiyor. Bisikletin kurulumunu geceden yaptığım için kafam rahat. Stockholm'deki ilk durağımdan ayrılıp, artık bilmediğim ülkenin bilmediğim yollarında başımın çaresine bakmam gerekiyordu, çünkü tur bunu gerektiriyordu. Aslında bu bilinmezlik bana acayip zevk veriyor. Bazı kişilikler vardır, seyahat etmeden önce kitaplarda, haritalarda kaybolurlar, internetin altını üstüne getirip gideceği yeri en detayına kadar araştırırlar. Benim aklımın ermediği bir durum. Her şeyi keşfedip öğrendikten sonra gitmenin ne anlamı var? Bazen heyecanım kaybolmasın diye gideceğim yerin fotoğrafına bakmaya çekiniyorum. Genel planımı yapıp spontan yaşamak en tercih ettiğim seçenek. Ben bunu seviyorum. Zaten böyle büyük işlere girişecekseniz plana bağlı kalacağınıza inanmak çok saçma. O plan ne kadar kesin kurallar içerirse patlama riski de o kadar yüksek oluyor. Seyahat anında planların %100 tutmayacağını bilerek yola çıkmak hayal kırıklıklarını azaltacaktır. Mutlu olmak istiyorsanız siz onu %70'lere çekin. Detaylarda kaybolmak yerine genel plan doğrultusunda ilerlemek daha mantıklı. Daha da ileri gidersek, ben bazen planlarım bozulsun bile istiyorum. Yani A noktasından B noktasına dümdüz gitmektense o arada birileriyle tanışıp farklı bir gün geçirmek daha keyifli olabilir. Bu planımı bozmaz, sadece değiştirir. Ya da beğendiğim bir yerde bir gün daha fazla kalmak. Bu yazının içeriğinde de tutmayan bir plan var. Tutmadığı için beni etkiledi mi? Hayır. Yolda biraz akışına bırakmak en iyisi. Adı üstünde "Yol".

Bol krepli kahvaltı sonrası plaktan "Stairway to Heaven" dinlemek büyük lüks.

Müzik, sohbet falan derken son çayımı da içip çantaları yüklendim ve evin önünde son hazırlığımı yaptım.

Vedalaşma faslından sonra pedal çevirmeye başladım ama yollar o kadar birbirine benziyor ki şaşkın ördek gibi etrafa bakınıyorum. Bir yandan da Polar'a göz atıyorum "Napalım, nereye gidelim yavru?" diye. Polar benim en güvendiğim arkadaşım, yoldaşım, gardaşım. Tur planımı yaparken Stockholm-Kopenhag arası oluşturduğum rotayı yükleyip içerisine atmıştım bu GPS cihazının. İşte tüm bu yolculuk Polar'ın içerisinde saklı. O ne derse oraya gidiyoruz, o ne isterse onu yapıyoruz. O kadar!

TURDA 10. KM - Yolumu suya göre belirlemeye alışkın bir insan olarak göl, deniz vs. çıksa da nerede olduğuma baksam düşünceleri arasında Albysjön Gölü'nün kıyısına geldim. Önemli bir gölmüş gibi algılanmasın. Baltık Denizi'nin İsveç'in derinliklerinde sonlandığı binlerce su birikintisinden birisi aslında. Hava esmeye başladı, merhaba rüzgar.

Memlekette kanal bol olunca irili ufaklı bir çok köprü de bulunuyor. Fotoğrafı çektiğim yeşilliğin arkasında yol var. Yaya ve bisikletlilerin ulaşımı için ise ahşap köprü. Genelde yol varsa bisiklet yolu da oluyor. Lönk diye biten bisiklet yoluna pek rastlamadım. Eğlenerek gideyim düşüncesiyle parkvari bir yerin içinden geçtim. Aslında park demek yanlış olur, ufak çaplı bir orman daha iyi bir tanımlama. Bisiklet yolunun devamında önüme bisiklet köprüsü çıktı. Bildiğin kavşağın üzerinde bisikletlerin ulaşımı için yapılmış bir köprü var ama nereye gideceğim hakkında bir fikrim yok. Köprü bizi bozar diyerek inip yola geçtim çünkü Polar öyle istiyor. En azından şehirden ayrılana kadar.

Anayola çıkıp hız kazanmak istiyorum. Hedefte 165 km yol var. İsveç düz bir ülke olduğu için konsantre olup biraz zorlasam yaparım herhalde diye düşündüğümden ilk günün mesafesini uzun tuttum. Ayrıca ilerki günlerde ortaya çıkabilecek aksilikleri de bertaraf etmek için yol almakta fayda var. Saraybosna-Mostar arasında geze geze, ine çıka 140 km yaptım. İlk planda bunu da rahatça yapabileceğimi düşünüyorum. Neyse fabrikaların bulunduğu bir alana geldikten sonra benim Polar'daki yol bitiyor. Yolun bittiğini "Yol çalışması var, girme gülüm" tabelasından anlıyorum. Ben de altımda nasıl olsa bisiklet var diye ağaçların arasına doğru kıvrılan yola giriyorum. 200 metre kadar gittikten sonra İsveç'te olduğumu anlıyorum. Tabela varsa ve sana "Girme!" diyorsa bir bildiği vardır. Yol yarılmış bildiğin. Musa'nın Kızıldeniz'i ikiye yarması gibi yolun ortasında 3-4 metrelik çukur bulunuyor ve geçecek yer yok. 200 metre için niye hesap yapıyorsam artık. Dönüp insan gibi E5'imsi ama tam da E5'e benzemeyen yola çıkıyorum ve atımı batıya sürüyorum. Yol, otoban ile yakınlaşıyor, sonra uzaklaşıyor, sonra tekrar yakınlaşıyor. Bir gözüm de Polar'da. "Acaba doğru yolda mıyım?" 

Göl müdür, deniz midir anlayamadığım ama hayran hayran baktığım maviliklerinin yakınından Södertälje yol ayrımına geldiğimde hafiften acıkma hissi beliriyor. Denizin kıyısında, doğada yediğin yemeğin tadı bir başka oluyor ya, o durumlar işte.

Serap'ın köfteleri aklıma geliyor ve çıkarıp afiyetle yiyorum. It is sıviidın miıtbol!! İkea'dan hatırlarsınız. Poğaça da var, oh miss...

TURDA 32. KM - Södertälje'in içine girince Sonbahar'ın güzelliği kendisini belli ediyor. 

Rosenborgskolan, Södertälje'de bulunan, spor ve müzik eğitimine dayalı bir devlet okulu. "Ne güzel bina ya" diye durup fotoğrafladım aslında. Estetik, mimari, sanat, doğa birbirine karışmış. Okulun 769 öğrenci ve 113 personeli bulunuyor. Personel sayısı dikkatinizi çekmiştir. Bu sayı sadece öğretmen ve hizmetliden ibaret değil. Daha doğrusu hizmetli sayısı zaten az. Çocukların o yaşlarda sorumluluk alabilmesi için okulun ufak tefek işlerini öğrenciler yapıyor. 113 personelin bir kısmını psikolog, sosyal pedagog gibi meslek gruplarından insanlar oluşturuyor.

Normalde ilk gün şehir içi yolları çok kullanmayacaktım fakat Norrköping tarafına gidebilmem için başka bir alternatif yok. Şehrin tam ortasından geçen nehri de aştık bakalım.

Sarıkız minik buzağıyı sütten kesti mi? Çok sevimli di mi? Kapitalizm is everywhere.

Rüzgarın etkilediği sürüş performansım moralimi biraz bozsa da şu manzaraya karşı bisiklet sürmek gerçekten acayip bir his. Fotoğraflarda görüldüğü gibi yeşilin yeşil, mavinin maviye benzediği tonlara şahit oldum. 

Yol boyunca sağlı sollu geniş arazili evler bulunuyor. Bu kadar çok at çiftliği olan bir ülke daha var mıdır bilemiyorum ama bu sene iyi at yaptı herhalde:\\ Çok at var, çok çiftlik var. Taşrada bulunan evlerin neden kırmızı olduğu konusunda ise bir fikrim yok. Zaten internette araştırınca da moda-dekorasyondan öteye gitmiyor konu. İsveç anayasasında "Evleri kırmızı yapın la!" diye bir kanun olduğunu düşünmüyorum ama ağacın rengi ahşap malzemeye geçmiş herhalde. Saçmalamış da olabilirim bilemiyorum. Bir tasarımcı gözüyle canlı renklerin arasına pastel tonların çok yakıştığını düşünüyorum. Aynı düşüncem kış mevsimi için de geçerli.

TURDA 63. KM - Stoooopppp!!!! Rüzgar daha fazla sürmeme izin vermiyor. "Beni bırakıp gitme Altan" diyor. Üstümdeki kapşonlu zımbırtı zaten bildiğin paraşüt. Çıkarınca da rüzgardan donuyorsun. Yoruldum diyemem ama sıkıldım. Gerçekten sıkıldım. Tırmanmayı seven bir insan olarak 50 metreyi aşamamış olmak benim değil ülkenin ayıbı:) İnsan bir dağ, tepe yapar yahu. Dümdüz. Bildiğin matı serip bir saat kadar yattım burada. Lan zaten salya sümük sürüyorum, bir de rüzgarla uğraşmak hiç işime gelmedi.

Dün akşamdan kalan Sleepy Bulldog'u halledip yola koyuldum. Lager falan olsa tamam ama sıcak pale ale nanay. Soğuk olacak o bira!

Yavaş yavaş ülkeyi tanımaya başlıyorum. Az değil, 65 km'dir yoldayım nihayetinde ve gözüme çarpan bir durum var. Bizde 5 km'de bir benzinlik olur. Hah bu durum İsveç'te yok -Bisiklet üstündeyken bazı şeyler daha iyi gözlemleniyor- . Benzinliğe gidip depoyu doldurmayacağımı ben de biliyorum. Maksat karnıma bir şeyler girsin abur cubur gibilerinden. Marketten zaten ümidimi kesmişim. Çünkü sağa bakıyorsun tarla, sola bakıyorsun orman. Bir de tabela yok. "1 km ilerde market" gibi tabeladan bahsetmiyorum. Marketin önündeki, üstündeki yani market olduğunu belli eden tabela. Standartlar silsilesi bir yere kadar güzel ama ihtiyaç halinde camı kırarım arkadaş. Vagnhärad'a geldim. LOTR sevenler "Harad" kelimesini bilir. Gondor'un güneydoğusundaki yarı-çölleşmiş büyük bir bölgeye verilen ad bu. İn-cin top oynuyor cinsinden bir yer olduğu için isim buraya cuk oturmuş. Neden sonra benzinlik bulunca acayip sevinerek market olduğunu düşündüğüm yere girdim Vagnhärad'da. Ama girerken "Lan milletin evine falan girmeyelim şimdi" diye de tırstım çünkü dediğim gibi "Where is the tabelaaaa?". İçerde iki güzel ablamız var. "Haygörls" diyerek selamımı çaktım. Neremden soluduğumu bir ben biliyorum. Ve suratımdan ter boşalıyor soğuk soğuk. Anlam veremeyerek şaşkın şaşkın baktılar. Bisiklet-Sıtokholm-Kopenak kelimelerini yanyana getirince "Haaaa" dediler, sonra "Ooooo" dediler. Ben de "Yaaaa" dedim. Onlar da "Hmmmm" dediler. Komunikeyşın böyle bir şey. Mataralardaki suları da fullettim hanımkızlara. Musluk suyu. Aynısını dolaptan alırsan 8 lira. Burn ve Marabou aldım. Marabou ne ya?

Az kaldı az

Sättersta yakınlarında rüzgarla savaş hali

Bulutlar güneşin önünü kapatınca üstümü giyiniyorum, güneş ortaya çıkınca tişörtle takılıyorum. Ben de en son mala bağlayıp "Eeeaaah yeter lan" dediğimi hatırlıyorum. Neyse çıkarıp koydum çantaya, sonra da biraz zorladım artık pedalı. Maksat ısınmak. Yoksa giy-çıkar yapa yapa yol bitmeyecek. Bu saman balyaları da aynı dertten muzdarip. Donmasın yavrular.

Tabi bir yandan da bulutların birbirleriyle şakalaşma seansı devam ediyor. Ben bu kadar havayı izlediğim başka bir gün hatırlamıyorum. İşi gücü bırakıp kahveni alacaksın, havaya bakacaksın.

TURDA 98. KM - Sağ tarafımda oldukça değerli olan huş ağaçları var. Mobilya yapımında kullanılan bir ağaç türü olmasına karşın The Long Dark'da ok yapımında kullanıyorum. Yalnız oyunda az bulunuyor. Bu kadar çok görünce heyecan yaptım.

Nyköping'e 10 km kadar bir yolum kaldı ve hızımı düşürmeye başladım. Yol tabelasını görünce rahatladım. Yaklaşık bir saat sonra hava kararacak ve çadırı kurmak için uygun yer bulmam gerekiyor.

Sakin bir şekilde şehir merkezine doğru seyrederken önümdeki aracın arkasından yola zıplayan bir geyik gördüm. Zıpladı zıpladı... Sonra baktım araziye doğru gidiyor. İlk kez doğal ortamında geyik görüyorum diye heyecanlanırken 15 dakika içerisinde gördüğüm geyik sayısı toplamda 7 oldu. Araziyi mesken tutmuş bu arkadaşlar otların içine saklanıp kafayı kaldırırarak bana baktılar bir süre. Bu kadar uzaktan göz temasını kurabilmek ilginç. Ürkek ve bir o kadar dikkatliler. Yani 800 metreden "Aranızdan birisi gelsin, bişi konuşçaz" diye seslensem ormanda kaybolacaklar. Yanımda teleobjektif olmasını isterdim ama olsun. Gezen geyik nihayetinde:) Bu arada hemen belirtelim; İsveç'in en büyük trafik sorunu geyik. Yılda 6000 kaza oluyor bu yüzden. İstanbul kedisi gibi her yerden çıkıyorlar..

TURDA 105. KM - ​Bu kadar geyik yeter deyip şu fotoğraftan bi 7-8 km sonra, Nyköping'in girişinde ormanlık alanın yamacına yerleştim. Çadırımı hızlı bir şekilde kurup dinlenmeye geçtim. 

Burnumu silmekten kızardı artık. Muz yiyorum bir yandan. Hapşuruyorum, gözüm sulanıyor. Gözyaşlarım muza düşüyor. Muz yemeye devam ediyorum. Bir yandan da Jager'den birkaç yudum alıp gülüyorum "Napıyorum lan ben?" diye. Spotify'dan müzikleri kurcalayıp iyice yorulmaya çalışıyorum. Müzik dinlemek için ikinci bir telefon var yanımda. Böyle durumlar için ideal. Yoksa şarj dayanmıyor. 

Artık yorgunluk çöktü, uyku da geldi. Rüzgara yenik düştüm ama buna rağmen 105 idare eder. Ertesi gün erkenden kalkıp yola koyuluyorum. Ama aklımda tek bir şey var "Rüzgar".

güneyegiderken kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Gezer, bisiklet sürer, araştırır, okur, kurcalar, bozar, çadırda uyur, balık tutar, bira içer, kedi sever