Hata mesajı

Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.

Günüyle, gecesiyle en yeşil zamanımı yaşadım İsveç'te. Düşünürken "Ben mi yolda ilerledim, yol mu beni götürdü?" diye soruyorum. 4 gündür bisiklet üzerindeyim ve günlük ortalama 80 km civarı yol yaptım. Bir turcuya göre biraz fazla görünse de benim gibi ultralight takılanlar için 80-90 km arası ideal mesafe diyebilirim. Gerçi bunu bilgi olsun diye yazdım. Şartlara göre katettiğim mesafe 50 de olabilyor 120 de. Sonuç olarak, anlatacak bir şeyin yoksa ne kadar yol gittiğinin de pek önemi yok.

Dünü özet geçeyim; Gecenin 3'ünde beni kaldırıp "Naabıyon birader burda? diyen dangozlar haricinde diğer problemlerim, saçma sapan beslenme sonrasındaki mide rahatsızlığı ve giderek artan parmak uyuşukluğuydu. Yine de listenin en tepesine İsveç'in yağız delikanlılarını yazıyorum. İşte o saatten sonra "bisiklete bir şey olursa" tedirginliği eşliğinde uyumaya çalışınca kalkmak biraz zor oldu. Yani gözüm kapalı, kulağım dışarda. Konuya vakıf olmayanlar 4. günün sonunu okuyabilir.

Açık alanda yattığım için gece rüzgarı hissettim. Bayraklardan belli oluyordur. Bu nedenle uyanmak için güneşin çadırı ısıtmasını beklemek gibi bir bahane uydurdum, sonra da dünyaya gözlerimi açıp kovuğumu terk ettim. 

Sabah kahvaltısında, dün akşamdan kalan patates kızartmasını ve restorandan aldığım ekmek dilimlerini saçma sapan soslar eşliğinde tükettikten sonra tatlı niyetine de tadı bizim klasik çikolatalı gofrete benzeyen Kina Wafer adlı arkadaşı gömdüm. Yanıma da yolluk olarak Ploop ve Japp'ı aldım. Almaz olaydım. Lastik yedim resmen. İsabet olmuş ki Japp'ın üzerinde "Limited Edition" yazıyor. Firmayı kapatın daha iyi. Yemekleri ayrı dandik, çikolataları ayrı dandik.

Ah Balkanlar ahh. Etine butuna kurban. Canım kurufasulye çekti İsveç'in ortasında. Biraz daha aynı şeyleri yemeye devam edersem devasa hamburger köftelerinin üzerime koştuğu kabuslar görebilirim.

Böyle olunca mide fesadı sonrası çok büyük iki karar aldım. Bir tane de ufak karar var "Hamburger yememek" ki onu karardan saymıyorum artık.

Birincisi; Umut Sarıkaya'nın kamu spotundaki dayı gibi kendime "Yapmah! Etmeh!" desem de Jägermeister ile yollarımızı ayırdık. Daha doğrusu tek taraflı bir karar. Jäger'e "Hata sende değil, bende" diyerek kendisini çöp kovasına bıraktım. Çocuğu cami avlusuna bırakıyor kadar koysa da olan oldu artık. Alkol seven bir insan olarak 4 gün boyunca litrelik şişenin 100 ml'sini zor içebildim. Ve duygularım, mantığımın altında ezildi. Zaten şişesi 1 kilo, alkol sudan yoğun olduğu için kendisi de 1 kilo, etti mi sana 2 kilo? İşte bu yüzden tüketmediğim ve tüketme isteğim olmayacağını düşündüğüm şeyi kenara koydum. Gelgelelim şu an kapıyı çalsa sarılıp özür dilerim:) Dün ocak kartuşu, bugün Jägermeister derken 2.5 kilo hafifledim. Rüzgar da dinmeye başladı. Güzel güzel süreriz artık.

İkinci kararım da Jönköping'e gidip ertesi gün trene binerek Helsingborg'a geçmek olacak. İlk 3 gün sürekli esen rüzgar hızımı düşürdü. Aslında manyak gibi sürsem iki günde ilk önce Värnamo, sonrasında da Helsingborg yapabilirim fakat gerek var mı? Yok. O zaman sakin bir gün geçirip ertesi gün trenle Baltık Denizi'ne geçmek daha mantıklı. Öresund Boğazı'nı görelim bakalım. İsveç tam bir standartlar silsilesi. Yani şöyle açıklayayım; Sürüyorsun, karşına benzin istasyonu geliyor, yanında market, yanında cafe. Bir 20 km gidiyorsun o arada sarı-yeşil dümdüz ovalar, ağaçlar. Sonra yine aynısı. Trenle geçme fikrimde bu durumun da etkisi oldukça yüksek. Aynı şeyleri sürekli görmemek için en azından coğrafyayı değiştireyim dedim ki doğru kararmış.

Ve pedal döndü. Kamp yaptığım dinlenme tesisi Rasta'dan ayrılıp öncelikle Mjölbyvägen'i takiben -vägen yol demek, aşağıda anlatıyorum geniş geniş- Ödeshög'ün içerisine girip ne var ne yok diye göz atmaya karar verdim. Bankamatik görünce ne olur ne olmaz diyerekten ilk kez para çektim. Normalde evet ülkenin bir parası var:) ama para kullanmıyorlar neredeyse. Her şey kartla. Bazı yerlerde slip atraksiyonu olan pos makinesi dahi olmuyor. Ben çipsiz hesap kartı kullandığım için sorun olabilir düşüncesiyle bir miktar İsveç Kronu (SEK) alıp cüzdana koydum. Ödeshög ufak ama sevimli bir yer.

Etrafı biraz turladıktan sonra şu güzel duvar resminin önünde fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedim. Böyle mekanlara bisiklet çok yakışıyor.

TURDA 330. KM - Çıkıp yola devam edeyim derken sahile yakın yoldan mı, yoksa direk orman yoluna mı girsem şeklindeki tereddütüm biraz ilerde otobana benzeyen bir yol görmemle son buldu. Hiç otobanı falan karıştırmadan ki o kabusu tekrar yaşamak istemem, kendimi Gränna yoluna vurup sahilden devam ettim. Grannavägen müthiş bir yol. Şöyle anlatayım. Hani bazen yol filmlerinde kendinizi huzurlu hissettiğiniz, alabildiğine manzaralı yerler olur. Burası da onlardan.

Tarla, bahçe derken yol sahile doğru meyletti. Sahil dediğime bakmayın. Falezlerin üzerinde 150 metrelerdeyim. Gördüğüm bir benzinlikte durup dondurma molası verdim. Güneşin öyle kavurduğu falan da yok ama hızımı almışım bir kere. Vücut ısınmış ve sıvı ihtiyacı var. Tranåsvägen yol ayrımına yakın bir yerde ilk kez parayla, kartsız alışveriş yapıp şaşırıyorum.

Fotoğrafını çekmeyi unuttum ama dondurmanın sağ altındaki palyaçonun dev halini tabelaya koymuşlar. Şu amerikan filmlerindeki sevimli ama her an bıçakla bağırsaklarını ortaya dökebilecek potansiyeldeki palyaçolardan.

TURDA 344. KM - Vättern Gölü'nün yamacında olduğuma göre göl ile ilgili bilgilendirme levhasını görmemek olmaz. Bu vesileyle bir hatırlatmada bulunayım. Bu tarz bilgilendirme görsellerinin fotoğrafını mutlaka çekin. Yani kıt bilgimle sırf şu tabelaya bakıp Vättern Gölü hakkında 5 sayfa makale yazabilirim. Çok önemli bu görseller. Levhada gölün sahiplerini görebilirsiniz. Somonun güzelliğine bak! 

TURDA 357. KM - Ve Gränna'ya girişi yaptım. GoPro'yu üşengeçliğimden kafama takmamakla çok büyük hata ettiğimi düşünüyorum. Kafama sıçayım! Eurosport izliyorsanız bazen bisikletçiler sevimli Avrupa kasabalarının içinden geçer ve bunların genelde bir ana caddesi olur. Brahegatan ve onun kıyıya doğru uzandığı yolu kesen ara sokaklar. Gränna böyle bir yerdi. İn-çık yapmamak için sahil tarafına girmedim artık. Bir önceki yazıdan içime oturan, göremediğim bir Vädstena Kalesi vardı. Gränna'yı görmeme rağmen sahiline varmadığım ve kayda almadığım için burayı da içime oturanlara ekleyebiliriz. Kırmızı beyaz şekeri meşhurmuş. Kasaba, hafif eğimli yeşil tarlalarla göl kıyısına uzanıyor. Belki saçma bulacaksınız ama mezar için süper mekan! Beni buraya gömün. Kasabanın çıkışında verdim günün ilk ciddi molasını. Molada örümcek ağlarıyla dolu eski bir banka uzanıp mavi gökyüzünü izledim. Yanıma gelen tel bacaklı, sevimli örümcekleri de uyardım.

Daha önce yazdım mı bilmiyorum ama özellikle kasabalarda, taşra kesimlerdeki evlerde İsveç bayrağı görmek mümkün. Hatta evlerin önünde minik bayrak direkleri bile mevcut. Milliyetçilik terimi yerine ülke sevgisi demek daha hoşuma gidiyor ve ülkelerini gerçekten seviyorlar. Kasaba çıkışındaki evlerde görünce burada da belirteyim dedim. İsveç bayrağının anlamı nedir diye bana sorsalar "Sarı saçlarından sen suçlusun" diye başlayıp mavi gökyüzüne bakarak bitiririm. Kral 9. Erik de benim gibi sallamış biraz. 12. yüzyılın ortalarında bir gün evde canı sıkılıp "Bugün ne yapsam da ortalığı karıştırsam acaba?" diyerek Finlandiya topraklarına hristiyanlığı yaymak için saldırıyor. Savaş nedir pek bilmeyen Finlere haçlı seferi düzenliyor. "Gidip insan gibi konuşup yaysana dinini" derdim ama o zaman bu satırları muhtemelen yazamazdım. Her neyse bu arkadaş Fin topraklarına varır varmaz mavi gökyüzünde altın sarısı bir haç görüyor. Savaşı da kazanıyor. Bu resim zihnine kazınınca savaşı kazanmanın bir işareti olarak düşünüyor. Böylece İsveç bayrağı ortaya çıkıyor. 19. yüzyıl başlarına kadar da Fin toprakları İsveç Krallığı'nın toprağı olarak kalıyor.

Türk bayrağı kadar epik bir hikayesi olmasa da yine de epik kategorisine alabiliriz. Yani Türk bayrağındaki din & savaş hikayesinin bir çeşidi İsveç bayrağında da var. Bizim bayrağın rengi al'dır ve dışarda "Turkey Red" isimiyle bilinir. Bu renk, Avrupa'nın Osmanlı'dan ithal ettiği kırmızı kumaştaki renge "Türk kırmızısı" denilmesinden dolayı bu adı almıştır. Osmanlı'da bayrak kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte bayrakta bu renk kullanılmaya başlanmıştır. Bak şurada bir şeyler var: https://en.wikipedia.org/wiki/Turkey_red (Federaller yine Wikipedia'ya sansür uygulamış, onu bir aşıver). Mantığa daha yakın. Bizim bayrağın sallamasyon hikayesini anlatmak gerekirse; 1448'deki Kosova Savaşı'ndan bir sonraki gece kan gölünün üzerinde oluşan hilal ve yıldızın yansıması diye bir olaydan bahsediliyor. Böyle bir şey yok. Çünkü o gün ay, yeniay evresinde olup herhangi bir şekilde gökyüzünde görülmüyor. Bilimin gücüne inan.

Şu fotoğrafı Kopenhag Havalimanı'nda bir restoranda çektim. Kuzey ülkelerinin bayraklarını yan yana görebilirsiniz. Sol baştan say: Danimarka, Norveç, İsveç, Faroe Adaları, İzlanda, Finlandiya. İskandinav ülkelerinin kullanıldığı haç sembolü ülkelerin birbirleriyle olan bağlılığını gösterir. "Komşunla iyi geçineceksin" deyimi sadece lafta ya da halk arasında kalmıyor. Aynı zamanda ülke yönetimi seviyesinde de bu realite var. Ben yine başka şeyler anlatmaya başladım sanırım. Bisiklete dönelim.

TURDA 370. KM - Eee işte öyle böyle derken konuyu unuttum. Gränna diyordum, Gränna'dan çıktım artık. Jönköpingsvägen'e girişi yaptım. Bir yandan da Polar'a göz atıyorum. Baktım yol düz ve uzun. Böyle olunca hiç durmadan Ölmstad'a kadar devam ettim. Karnımda hafiften ziller çalmaya başladı. Ölmstad'ın hemen geçince malum ihtiyacı gidermek için mola verdim. Doğal ürünlerin bulunduğu bir market burası. (http://www.kryssetlanthandel.se) Markete gidip tuvalet var mı diye sordum. 25'li yaşlarda kasadaki arkadaş "Yok" deyince dondurma alayım diye dışarı çıkarken vicdan yapmış olsa gerek "Gel gel" yaptı eliyle ve markette gitmem gereken yeri işaret etti. Yalnız marketin içerisinden bir evin içerisine girdim sanırım. Sanırım değil, bildiğin ev. Yan taraf salon ve televizyonun sesi geliyor. Market tuvaleti olmadığı belli. Çamaşırlar, diş fırçası, plastik top falan ahaha. Neyse bir an önce işimi halledip marketin daha doğrusu evin tuvaletinden kimseye görünmeden çıkmayı başardım :) Tuvaletin kapısında kimse tanımadığı insanla karşılaşmak istemez herhalde. Teşekkür edip dondurma dolabına yöneldim. Kasaya ödemeyi yapıp verandadaki sandalyelere oturdum. 4-5 çocuk, 2 kadın, 1 köpek de yan tarafımda. Çocuklardan ikisi 3 yaşında var yok. Her ikisi de dondurmayı kendisi yiyebiliyor! Lan benim yeğen neredeyse okula başlayacak. Hala anası babası yediriyor ki görünce çıldırıyorum artık.

Yola devam ederken yavaştan yükseldiğimi farkettim. Yalancı yokuş deniyor buna. Polar'da ilk kez 200 metreleri görünce şaşırdım açıkçası. Şöyle sağlam bir tırmanış olsa ne güzel olur aslında. Rakım yükselince bitki örtüsü de haliyle değişiyor. İsveç gibi düz bir ülkede bu çok daha belirgin bir durum. "Oh ne güzel ormanın içinden akar giderim" diye düşünsem de eğimin azalmasıyla beraber yine inişe geçtim. Skärstad'a ulaştıktan sonra baktım güzel bir bisiklet yolu var.

Geçtim yan tarafa, trafikten uzak -gerçi trafik de yok ya- sürmeye devam ettim. Turda sürekli bisiklet yolundan gitmedim. Bunun sebebi bana hız kaybettirecek olması. Ama araç yolundaki gibi güzel asfalt varsa bisiklet yolunu tercih ettim. Bazı bisiklet yollarının araç yolundan daha iyi olduğunu da söylemem gerek. Kesinlikle "Dostlar alışverişte görsün" gibi bir mantıkla yapılmamış.

Bisiklet yolunu takiben Kaxholmen'e ulaştım. Serçe ve yüzük parmaklarımın uyuşukluğuna rağmen iyi geldim diyebilirim. Hatta biraz erken geldiğimi görünce hem yolu uzatayım, hem de Landsjön Gölü kıyısından yeniden Vättern Gölü kıyısına çıkayım diyerek batıya yani Kaxholmen'in içine yöneldim.

Kaxholmen'in bitiminde Vista Kulle'nin yamacına yanaştım.

Üst tarafımda Vista Kulle'ye yürüyerek tırmanabileceğiniz bir köprü var. Vättern ve Landsjön göllerini yukardan görebilirsiniz. Vista Kulle, Rivendell'den (Ayrıkvadi) hallice. Yani öğleden sonra şuraya tırmanıp gün batımında Empyrium'dan Dying Brokenhearted dinleseniz, ruhunuz bedeninizden çıkıp Vättern Gölü'nün sularında kaybolur. Öyle acayip bir manzarası var. Ben tepeye tırmanmadım. Usul usul ilerledim şu acayip, insanı içine çeken yolda. Bisiklet sürmekten en keyif aldığım yerlerden birisi olduğunu söylemeliyim. 

Motala, Vadstena, Ödeshög, Gränna ve biraz sonra yoluna gireceğim Huskvarna derken, İsveç'in en büyük 2. gölü olan Vättern Gölü çevresinin yarısını dolaşmış olacağım. İşin bu kısmını hiç düşünmemiştim ama haritadan bakınca anladım. Darısı abisi Vänern'in başına diyelim. Gisebo'ya kadar eğimin de azalmasıyla beraber sakince sürdüm.

TURDA 385. KM - Ve Jönköping ufukta göründü. Dediğim gibi Erken geldim. Artık oturup insan gibi hamburger haricinde bir şeyler yemem gerektiğini düşündüğümden -fast-food haricindeki yerlerin de geçirebileceği korkusuyla- uygun bir benzinlik bulup karnımı doyurmaya karar verdim. Hem dinlenmeye hem internete ihtiyacım var. Huskvarna'ya girişi yaptım ve sol taraftaki benzinliği gördüm. Preem adındaki bu benzinliğin merkezi Stockholm'de ve Tüm İsveç'i parsellemiş durumda. Haydi bakalım giriyoruz ama o da ne? Dayının biri bisikletinin ayaklığını indirip yolun kenarına bıraktı (bana göre ortası) ve ellerini açarak önümü kesti. Haydaaa... Abi şu ülkede normal bir şekilde iletişim kuramayacak mıyım ben? Yani mesela bir kafede otursam da birisi yanıma gelip "Ee nabıyon başgan, nerden geldin, nereye gidiyon?" dese, boş boş konuşup ayrılsak olmaz mı? Hep böyle atraksiyonlu mu olacak bu konuşma mevzusu? Tamam zaten Stockholm haricinde ülkede insan yok bla bla derken ...süpriz:) dayı dilsiz çıktı. Aha dedim bisikletten indi yanıma geliyor. İlk başta "Helal olsun yürü be koçum"cular familyasındandır herhalde diye düşünürken bisiklet üstü 15 dakika kadar muhabbet ettik. Konuştuğumuz şeyleri 5x ile çarpın. Ne konuştuğumuzu da tam hatırlamıyorum ama sıkılmadım. Hem beni fotoğrafladı, hem selfie çekti, ben de onu çektim. Sonra "Dayı gel bi poz ver" dedim.

+ Oraya mı gidiyon?
- He oraya gidiyom.
+ O tarafa mı?
- He o tarafa.
+ Bu yandan mı?
- Bu yandan.

Böyle böyle devam ettik 10 dakikalık süreçte. Dilsiz adama İngilizce bir şeyler anlatmaya çalışmak çok zor değil ama anlamak çok zor. Yani dayının kulaklar da çok zor işitiyor anladığım kadarı ile. Duysun diye bağırarak konuşmaya çalışıyorum, bir yandan da "Ne baarıyo lan bu?" demesin istiyorum. İstanbul'dan geldiğimi falan söyledim. Kelimeyi yakalayınca o da başlattı bir şeyler anlatmaya. İşaretleşmeyle karışık anlayabildiğim 20 yıl önce İstanbul'a gelmiş, görmüş. Susmaya niyeti yok. Ben de engellemedim zaten. Ulan sempatik adam bir de:) Bisikleti rüzgardan düşünce bisikletimi duvara yaslayıp kaldırdım. Yoldan geçen birkaç kişi de "olay mı var?" gibilerinden bize bakıyor:) Neyse sarıldık, vedalaştık. İsmimi falan not aldı:) Aman dayı dikkat et kendine.

Haydi sağlıcakla diyerek 10 metre önümdeki benzin istasyonunun kapısına dayandım. Açım aç.

Bisikleti görebileceğim bir yere park edip içeri girdim. Kask, gözlük, eldiven kombinasyonuyla restoran gibi bir yere giriyorsam kendimi bisikletçiden ziyade buz hokeyi oyuncusu gibi hissediyorum. Türkiye'de uzaylı görmüş gibi bakanlardan olsa gerek. Buz hokeyi demişken aklıma "Kanada Salamı" filmi geliyor. Bir ara onu da izleyin. Ecnebi memleketlerde çoğunlukla konuşmaktan ziyade kafamı kaldırıp menülere bakmak daha tercih ettiğim bir seçenek. Yine öyle bir girişimde bulundum. Baş parmaklarınız ve orta parmaklarınızdan daire yapın şimdi. İşte onun az büyüğü boyutunda minik pizzalar var. Tepedeki yanarlı tabelada "Menu 3 Pizza 20 kr" yazısını görmekle beraber "Ooo ucuzmuş ya" düşüncesiyle kasaya giderek şu 3 pizzalı olandan istiyorum dedim. "Really?" dedi. Tabii ki really bro. "Yoldan geldim, yerim ben sen getir". Neyse bu arkadaş vakumlanmış pizzaları aldı, poşetlerini açıp fırına attı. Ben de cam kenarına oturup şarjları taktım, bağlandım wirelessa Facebook'ta kim çocuğuna babyshower yaparak prim yapmış, kim kredi borcu ödemekten götünde donu yokken sevgilisine tek taş almış onları okudum. Ya dedim bu yalanlar susuz gitmiyor. Bari gidip menüdeki meşrubatları alayım da öyle kurcalayayım şunları diyerekten İzlandalı genç forvet görünümlü İsveçli kasiyer arkadaşın yanına gittim. Hadi dedim gelmişken hesabı da ödeyeyim. Baktım bu bizim esnaflar gibi aldı hesap makinesini, çıkırık çukuruk tuşlara basıyor. "N'apıyorsun İsveçli gardaşım, arkadaşım, yoldaşım?" 60 kron hesap çıkarıp pos makinesini önüme uzattı. "Haydaaa 3 pizza 20 kron yazıyor ama" dedim. Durumu anlattı. Oradaki "3" menü numarası imiş. Yani Menü 3'deki pizza ve içeçek toplam 20 kron anlamında. Jeton düştü. Fontları da aynı, rengi de aynı olunca karışıklığa neden oluyor haliyle. Biraz da benim yorgunluğumdan olsa gerek. Dayı yordu beni:) Madem pizzalar fırında, ben en iyisi ödeyip alayım hepsini diye düşündüm. Akşam falan yerim artık. Eleman "Tamam hiç sorun değil" diyerek pizza tercihimi sordu. Ben de dönerliyi gösterdim. Tek pizzalı menüyü koydu önüme. Diğer pizzalar da poşetinden çıktığına göre kendisi yer herhalde. Neyşe işte olay yanlış anlamadan kaynaklansa da "Lan şimdi adama da ayıp oldu" diye düşünerek yine saçma sapan bir enerji içeceği aldım çıkarken. Pizzanın tadı da nanay bu arada. 

Yemek yerken bir yandan da kalacak yer bakmaya karar verdim. İsveç'in her yerinde olduğu gibi burada da haritayı açınca her taraf yemyeşil. Hiç fikrin yoksa bulduğun çimene çadırı kurup merinos gibi yayıl. Şu memlekette koyun olmak isterim. Bizdeki koyunlardan değil ama "gerçek koyun". Couchsurfing'e bakıp sanırım bi 40-50 kişiye yazdım:) O yarım saat içinde bir cevap gelmeyince -ki haliyle- Booking'den ucuz yer bakmaya karar verdim. 5 gündür bisikletin üzerindeyim ve yumuşak yatak derdinde de değilim ama banyo yapsam iyi olacak artık. Motala Ström'ün berrak sularında çimme imkanı bulmama rağmen bu fasiliteyi gerçekleştirmediğim için daha insani yollarla temizlenmem lazım. Ucuz yer yoksa da pis gezerim, sorun değil:) "Öeeğğğyy yivreeençç!!" şeklinde düşünmeyin, düşünürseniz de düşünün:) Ter kokusundan ibaret diyelim maksimalde.

Booking'de diğerlerine göre biraz şehir dışında güzel bir hostel gözüme çarptı. İsmi "Huset mitt i byn". Ben bu ismini her seferinde unuttuğum hosteli tur anılarımda "Huset miydi neydi öyle bir yerde kaldım" şeklinde anlatabiliyorum en fazla. Anlamı tam olarak "Köyün ortasındaki ev" olarak geçiyor. Biraz uzak sayılabilir. "Hmm zaten köy dediğin uzak olur" mantığıyla düşünerek 25 km yol yapmam lazım. Nihayetinde Jönköping'in girişindeyim ve tahminen 1 saatten biraz fazla sürede orada olacağımı düşünüyorum. "Köyün ortasındaki ev" o zamanın fiyatıyla 120 TL'ye denk geliyor. İsveç şartlarına göre ucuz, tur bisikletçisi şartlarına göre pahalı olsa da tur boyunca bütçeyi oldukça alt limitlerde tuttuğumu söylemeliyim. Kısıtlı para harcama seansından çıkıp kendimi şımartmak için fırsat bu fırsat. Hostele rezervasyonu yaptım, karnımı doyurdum ve kasadaki arkadaşla vedalaştık. Dışarı çıkıp navigasyondan hostelin rotasını ayarladım, bisiklete atladım ve köyün ortasındaki evin yolunu tuttum. Böylelikle tüm gün yaptığım güneye sürme durumuna devam ettim. Huskvarna'dan ayrıldıktan sonra her iki tarafında güzel evlerin bulunduğu hafif tırmanışlı yolu görünce bir anda keyfim daha da arttı. Gerçi o gün zaten keyifliydim ama İsveç'te bir yerlere tırmanmak pek mümkün değil. Çünkü arazi yapısı düz. Rakım 250 metre civarı ve kısa bir tırmanış hoşuma gitti.

TURDA 393 KM - Mahalle bitti ve orman başladı. Rogbergavägen üzerindeyim. Bu sefer oldukça sık orman. Yola bakınca kısa-uzun "S" görebiliyorsunuz. Tam araba reklamı çekmelik mekan. Yolun bitiminde otobanımsı bir yolla birleşen bir kavşak daha var uzaktan görebildiğim kadarı ile. 200-300 metre ilerde ise MTB ile giden bir kız. Bir süre kızın otobana çıkmayacağını bildiğim için onu takip ettim. Arkasından yetiştim ve "Merhaba Burcu" dedim. Burcu da bana "İyim ya sen?" değil tabii:) At çiftlikleri varmış bu ablanın. Babasının yanına gidiyormuş. Bir süre beraber sürerek lafladık. Yol ayrımına geldiğimizde "Ben ayrılmak istiyorum Altan" dedi. Buraya kadarmış. O sağa dönüp yemyeşil otların arasından, ayaklarını vurdukça sarı tozları havalandıran, beyaz yeleli atlarına küpşeker vermeye giderken gün batımında, ben ise yola devam ettim uçsuz bucaksız dümdüz İsveç yollarında. Buradan genç turculara tavsiyem "Beni örnek almayın, benim yolum yol değil" olacak. Çünkü salak gibi yol ayrımından sonra 2 km boşuna sürmüşüm. Geri döndüm ve çiftlik yoluna girdim ablanın girdiği gibi. Ve Rogbergasjön'ün kıyısından hostelime doğru devam ettim.

"Rogbergavagebilmemne falan ne diyosun sen değişik?" dediğinizi duyar gibiyim. Böyle uzun uzun kelimeler evet var ama zor bir dil algısı yaratmasın. Ücretsiz İsveççe kursu veriyorum bak aşağıda

Basitçe anlatmak gerekirse bazı özel adların sonuna bazı ekler getirerek işi çözmüşler. Kelime sonuna ekler gelse de İsveççe sondan eklemeli (Türkçe, Fince gibi) dillerden değil.

Rogbergavägen: Rogberga Yolu
Rogbergasjön: Rogberga Gölü
Rogbergasjö: Yerleşim Yeri
Rogbergagatan: Rogberga Sokağı
Rogbergaskolan: Rogberga Okulu
Rogbergagärden: Rogberga Bahçesi
Rogbergaparken: Rogberga Parkı

Yukarda açıklamasını yaptık ama şimdi de cümle içinde kullanalım. Ormandır, göldür izleye izleye Lovsjövägen'e (Lovsjö Yolu) çıktım ve sağıma Odensjö'yü soluma da Barnarpssjön'ü (Barnarp Gölü) alarak artık hostele yaklaştığımı hissettim. Barnarp'ın da içinden geçtikten sonra etrafa bakınıp otele, hostele benzeyen bir yerler görebilmek adına iyice yavaşladım. Daha önce de belirttim. İsveç'te tabelaları görebilmeniz için elf gözlerine sahip olmanız gerekiyor. Navigasyon olmasa kesinlikle basıp geçerdim hostelin önünden. Geldiğimde dahi gerçekten aradığım yerin burası olup olmadığı konusunda tereddüte düştüm. Hostelin karşısındaki terk edilmiş, Amerikanvari retro benzinliği de görünce artık emin oldum.

TURDA 410. KM - Ve Köyün Ortasındaki Ev'deyim. Nam-ı diğer "Huset Mitt I Byn"

Ana binayı dönüp bisikleti park ettim. Öncelikle kafanızdaki sıkış tepiş yataklarla döşenmiş, asker yatakhanesinden hallice hostel görüntüsünü unutun. Burası bir ana bina ve müstakil binadan oluşuyor fakat ana binayı konaklama açısından hesaba katmayın. Orada hostelin sahipleri kalıyor. Etrafa bakınmaya başladım, ortalıkta kimse yok. Hem ufak yerin, hem de ana binanın zilini çaldım, bu sefer de açan yok. Aklımdan "Nasıl lan, hostel kapalı mı şimdi? Bu kadar yolu boşuna mı geldim?" diye düşünürken kapının kolunu indirip ana binaya girdim. Bina derken bildiğin iki katlı ev burası. İçerde "Haayyy, anybody heere" diye bağırıyorum artık. Tahta merdivenlerden üst kata çıktım. Orada da bir iki seslendikten sonra Andrea çıkageldi. Hele şükür insan görebildim. "Ben Booking'den rezervasyon bla bla..." dedikten sonra evet kaydınız gözüküyor dedi. Andrea'ya çok yorgun olduğumdan falan bahsettim derken önce mangırları görelim dedi. İsveç böyle gençler. Önce fiş, sonra alışveriş. Yani aslında tam benim kafa. "Şu aşamayı geçelim, herkes işine baksın" mantığı. Ödemeyi yapmak için kartı çıkardım ama slip okumuyor. Yine klasik sorun. Bilsem sırf şu problemi aşmak için turdan önce çipli kart çıkartırdım ya. Hesap kartıyla aciz duruma düştüm ya ne diyeyim... Bir kısmını Euro bir kısmını da Kron olarak ödedim ve kron olarak para üstünü aldım. Ödeshög'de bankamatikten çektiğim para işte şimdi işe yaradı. Katı kurallar ülkesinde gerçekten büyük bir sorunu atlattım diyebilirim. 

Tabii kalbimin çiçeği parayı cukkalayınca yüzü gülmeye başladı. O ana kadarki somurtkanlık bir anda dağıldı. Dağın başındaki hostele benden başka kimse gitmeyeceğinden resmi tatil ilan eder herhalde o günü:) Çene açılınca konuşmaya da başladı. Bizde o aralar bombadır, terördür derken ülke karışmış vaziyette. Bu abla da ülkenin başındaki malum zatın ismini söyleyerek başladı saydırmaya. Ben de ne dediyse "he he" diye onayladım. "Siz yanlış biliyonuz, her şey yolunda" mı diyeyim? Sonra "Gel sana banyoyu göstereyim" dedi. "N'oluyo lan, ne banyosu?" derken banyonun ana binada olduğunu anladım. Haydaaaa banyo yapmak için bina mı değiştiriceğim şimdi? "Tamam ben şu eşyaları bir kalacağım yere atayım, sonra gelirim" diyerek malikaneme çekildim.

Bak yukarda dana gibi uyarı levhasında ev kuralları var. Gecekonduma girer girmez gözüme çarptı. Çeviriyorum;

Ev kuralları
Burası her ne kadar ufak çaplı bir ev olsa da hostel standartları geçerlidir. Bizim uydurmamız da olabilir.

Ayrılırken:
- Oda, mutfak ve salona bal dök yala.
- Tenceredir, tavadır ayna gibi parlat.
- Lavabo, masa cillop gibi bırak.

Biz İsveçliler artıklarımızı geri dönüşüme gönderiyoruz. Geri dönüşüm kutusu lavabonun altında. Respect falan diye emir kipi var. Burayı yazmayayım en iyisi.

Bulduğun gibi bırak.

Saygılarımla
Adolf Hitler

Duş yapmak için akşam 18-21 arası bize gel.

Ana binaya gel, sola dön, yukarı çık, 6'ya bas. Bakalım kahramanımız Hügo, ailesini Cadı Sila'nın mağarasından kurtarabilecek mi? 

Henüz tam hava kararmamışken şirin gecekondumdaki işlerimi halledip komşuya duş yapmaya koyuldum. Sanırsın yaz vakti havlu terlik plaja gidiyorum. "Ben geldim bak, banyoya giriyorum" diye de uyardım baştan. Başka bir ailenin banyosuna duş alıyorum. Ölmstad'da da "istemeden" bir ailenin tuvaletine girmiştim. Neyse sıcak su falan güzel.

Çıktıktan sonra kahvaltı saatini sordum. Kahvaltıyı işaretlemediğimi ve bu durumda bana kahvaltı veremeyeceğini söyledi. "E tamam şimdi belirtiyorum o zaman" dedim. Daha önce haber vermem gerektiğini söyledi. Abi şimdi sinirimi bozmak istemiyorum ama böyle memleket gezmeleri yaparken genelde ülkemi yeren bir insan olarak bu konuda zerre laf söyletmem. Bizde ne olursa olsun aç adam gönderilmez. Kuralmış. Yerim o kuralı. Kuru ekmek ver de kemireyim en azından. Hiç mi aç kalmadınız ya? Hayır etrafta da market gibi bir şey yok. Bisikletimi sürüp duşumu almışım ama söz konusu açlık olunca yer yurt bilsem çıkıp bir şeyler alacağım.

Tam merdivenlerden inmişken tekrar yukarı çıktım ve o sihirli soruyu sordum. "Bira var mı?" İşte o an her şey değişti. Dolaptan buz gibi 4 bira kaptım. Hostel ücretinden artanları çıkarıp "Al dedim şunlar da biraların parası" ve sonrasında tekrar gecekonduma çekildim. Biraları Systembolaget fiyatından verdiği için müteşekkirim. Benim evin -artık benim ev oldu- mutfağında bulunan elmaların hepsini yedim.

Güzel bir meyve çayı içtim. Baktım çantada bir tane çikolata kalmış, onu da hallettim. Hafiften mideme bir şeyler girdi neyse ki. Artık sabaha kadar tokum. Evin konforu ve biralar beni mutlu etti yalan yok.

Öncelikle Åbro Bryggeri Pale Ale'i açtım. Çikılaps!!! 

Sonra da Ølfabrikken Pale Ale. Biraları içtikçe kendime geldim. O arada internete girip neler olup bittiğine bakayım, Facebook sayfasına iki üç bir şeyler yazayım diyerekten wirelessa bağlandım. Modemi oldukça uzağa koymuşlar diyeyim. Şimdi ulaşamadığın bir şey uzakta olunca bizde güzel bir tabir vardır. Neyse... Yani modem de banyo gibi ana binada yer almakta. Gerçekten kopup duran internetle uğraşmak gibi lanet bir durum yok. Ne mi yaptım? Masayı, sandalyeyi alıp kapının eşiğine dayadım. Yani yaklaşabildiğim maksimum yere kadar. Bir şekilde internete bağlanıp işimi gördüm. Yattığım yerden keyif yaparak internete girmek varken tahta sandalye üzerinde eciş bücüş bir şekilde telefon kurcalamak çok sinir bozucu.

Masa ve sandalyeyi tekrar yerine alıp son biramı da fotoğraftaki huzur ortamında içip uyuşan parmaklarımı kremleyerek kendime getirmeye çalıştım. Yanlış gidon açısı kullanarak bisiklet sürmenin zararları bunlar. Bak bu bira güzel işte "Mariestads Export". Yavaştan yarınki planımı da yapıp yattım, uyudum. Çünkü yarın önemli gün. İsveç'ın batı kıyısına, Danimarka'nın karşısına dikilmek için tren macerasına hazır olmam lazım.

Son biraya ne mi oldu? Sabah kahvaltım o benim...

güneyegiderken kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Gezer, bisiklet sürer, araştırır, okur, kurcalar, bozar, çadırda uyur, balık tutar, bira içer, kedi sever