Hata mesajı

Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.

Helgeandsholmen Adası'nın çıkışında fotoğraf olayına biraz fazla kaptırınca iletişim için İlker'in telefonundan hotspot özelliğini açtık. Ben o tarafa, o bu tarafa derken kalabalık içerisinde görüşü kaybettiğimiz anlar oldu. Yurtdışına çıkarken ilk yaptığım şey sim kartı çıkarmak oluyor. Hem dönüşte şok fatura ile karşılaşmamak hem de telefonun şarjını dolu tutmak adına böyle bir yol tercih ediyorum. Gamla Stan'a girmeden önce hemen sol tarafındaki merdivenlerden çıkıp birkaç fotoğraf alalım istedik.

Stockholm Kraliyet Sarayı'nın önüne geldik. Sarayın 1430 odası bulunuyor ve bunlardan 660 tanesinde pencere var. Geriye kalıyor 770 oda. Sonra neden intihar oranı yüksek diye sormayın. (Gerçi o eskidendi) Mimari olarak da sütun ve kapıda yine aslan figürleri kullanılmış. Ayrıca sarayın kapısının önünde iki adet mecidi aslanı heykeli de mevcut. Aslan, İsveç tarihi için önemli bir figür olsa gerek.

Tarihten bağımsız olarak bir ekleme de ben yapayım. "Ayı" ismi çok meşhur ve kullanılıyor. Yani birine ayı derseniz dönüp size "Ne diyosun lan?" diye bakmıyor. Bizdeki "Aslanım benim beee, aslan gibi adamsın vs.." şeklindeki hitap şeklini ayıya çevir, öyle düşün.

Sarayı arkamıza alıp kuzetbatıya baktığımızda ise birkaç saat önce içinden geçtiğimiz Riksdagshuset Parlamento Binası'nı görüyoruz. Mimari yapılara ilgi duyan kişiler var ise Stockholm'de kesinlikle vakit geçirmekten sıkılmayacaklardır.  Yüzüklerin Efendisi okuyanlar/izleyenler cücelerin madencilik alanındaki yeteneğini bilir. Karanlıkta görme fırsatım olmadı ama Moria Madenleri geldi aklıma. Bina dediğin beton yığınını bu kadar güzel işlemek! Gerçekten müthiş bir emek ve estetik var. Detaylar içinde kayboluyorsunuz.

Mimariye doyduktan sonra Gamla Stan'a nihayet giriyoruz. Gamla Stan, eski şehir anlamına geliyor. Dar ama samimi sokakları görünce direkt olarak Antalya Kaleiçi gözümde canlanıyor ve kendimi yabancı hissetmiyorum. Binaların renkleri sıcak. O an anladım ki İsveç sarısı diye bir renk var. Mesela alttaki fotoğrafta tam fotoğrafın ortasındaki sarı tonlar var ya, hah o İsveç sarısı benim gözümde. Pastel, sıcak, canlı sarı.

Eski şehir dedin mi o şehrin zemini Paris-Roubaix parkuru gibi olması lazım. Arnavut kaldırımsız eski şehir olunca sevemiyorum nedense. Mesela nev-i şahsına münhasır Mostar'da da arnavut kaldırımı yok ama parke taşı yerine yuvarlak kaygan taşlarla donatmışlar şehri. Orası çok farklı. Yürüyüş sonrası ayaklarınız ağrıyor biraz. Balkanlar turumu yazmaya başlayınca değineceğim. Neyse biz bu parke taşların içinden Gamla Stan'a yol alırken hediyelik eşya dükkanlarında da hareketlilik söz konusuydu. 

Sol üstte belli belirsiz gözüken kupalar şarap kadehleri. Tarkan Viking Kanı izleyenler iyi bilir. Şu aşağıdakiler ise benim asıl ilgi alanıma giren bira bardakları.

Hani bir şeyi çok isteyip de alamamak var ya, işte bu duyguyu yaşamak için bisiklet turuna çıkmanız gerekiyor. Şu bardaklarda hakikaten gözüm kaldı ama malesef alamadım. Bunların dışı toprak, içi seramik sanırım. Gerçi seramik de topraktan yapılıyor ya neyse işte. Birayı uzun süre soğuk tutuyor bu malzeme. Bisiklet üstünde gramın hesabını nasıl yaptığımı malesef ilerleyen yazılarda göreceksiniz. "Atsaydın ya çantanın bir köşesine" demeyin. Öyle olmuyor.

Gamla Stan'ın sokaklarını tavaf ederken muazzam güzellikteki bu telefon kulübesine rastladık. Kulübede ismi yazılı olan Risktelefon, İsveç'te 1853-1993 yılları arasında faaliyet göstermiş telekomünikasyon firması olan Televerket'in bir markası. Sonradan firmanın ismi Telegrafverket olarak değişmiş. Telegrafverket, mevcut telgraf ağını kullanarak/genişleterek İsveç'te ilk telefon ağını 1880 yılında açmış. Bunu neden anlatıyorum?

Tainter, ahizeyi eline alarak konuşmaya başladı: "Bay Bell... Bay Bell... Beni duyabiliyorsanız lütfen pencerenin önüne gelip şapkanızı sallayın." Az sonra Bell, 14. Cadde'de bulunan laboratuvarının penceresine geldi. Elinde şapkası vardı. Bir an durdu, sonra şapkasını sallamaya başladı.

İlk telefon görüşmesinin 1880 yılında Washington'da yapıldığını varsayarsak o sırada İsveç'te de bu konuda gelişmeler oluyormuş. Yani biri bulmazsa bir diğeri bulacak durumları. Devr-i alemi izlemek yerine tarihte iz bırakmak istiyorsak gözü karartıp parayı Ar-Ge'ye gömmek lazım herhalde. İcat edilmemiş çok şey var, bir o kadar da hayal edilmemiş. Yu-es-ey, İsveç falan derken "Eee ama sen de bizi iyi gömdün" diyenler dolaptan bir kase yoğurt alıp yiyebilir. Yoğurdu biz bulduk. Afiyet olsun.

Otterhound terrier Chihuahua'ya karşı (şu üç kelimeyi yazmak bir dakika sürdü)

Adanın kalbine yani Stortorget'ın girişinde videodaki manzara ile karşılaştık. Devasa boyularda bir Otterhound terrier ile Chihuahua. Ortalama iki insana denk boyutlarda bir arkadaş bu. Çok tezat:)

güneyegiderken kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Gezer, bisiklet sürer, araştırır, okur, kurcalar, bozar, çadırda uyur, balık tutar, bira içer, kedi sever