Hata mesajı

Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.

"Good morning after supper" Bu cümleyi lise 1'de sınav yaparken sürekli at yarışı oynayan İngilizce hocamdan duymuştum. Yıllar sonra ilk kez bir çim biçme makinesine karşı kullanacağım aklıma gelmezdi. Tüm gece kendine kendine hostelin çayırını dört dönerek beynimin içinden geçen çim biçme makinesi. Aslında çim biçerken sorun yok fakat geceleyin sensörün çalışmadığı durumlarda "çotarkk!, çakırutt!, çakrakotororrtt" şeklinde çim alanın dışına çıkıp çakılların üzerinde ilerleyemeye çalışıyor ve bunu başaramıyor. Birkaç kez de duvara toslama sesi duydum. Bu çim biçme makineleri ülkede çok moda. Çayıra salıp bırakıyorsun ve gerisine karışmıyorsun. Hızlı bir tosbağa gibi dolaşıp bahçenizdeki tüm uzamış çimleri yiyor manyak alet.  Daha önce de farklı yerlerde gözlemlediğim için ağaçtan düşen ne olursa olsun asla toplamayan İsveç halkını artık tanıyorum. Elmalar bu makineler için (en azından bu makine için) büyük sorun. Bu yarızekalı alet sensörde bir şey görürse belirli bir açıyla dönüyor ve işine devam ediyor. Sonra yine aynı. İşte böyle bir uyku. Gerçi birkaç gecedir bölünmüş uykuya alıştım, sorun yok.

Bir nevi "İskandinavlar soğuk insanlar yeaa"' tezini doğular nitelikte bir cihaz. Amerikan filmlerinde bildiğiniz üzere hafta sonu barbekü partisi bahanesi yaratmak için yan komşuyla iletişime geçilmesi gerekir. "Hey Steve, nasıl gidiyor dostum?" gibi. Komşu erkekle en büyük tanışma ve iletişim aracı elinde taşıyarak çimini kendin görüp biçtiğin çim biçme makinesidir. Göt kadar bahçen olsa bile tutamaçlı devasa bir çim biçme makinesine sahip olman gerekiyor. Adeta statü meselesidir. Şimdi Hank Schrader gibi bir karakteri gözünüzün önüne getirin. 10 saniye düşününce zihninizde barbekü üzerindeki sosisler, bira ve çim biçme makinesi canlanacak. İşte sen bu çim biçme makinesini otomatik yapıp çayıra salar ve kendini eve kapatırsan komşunu göremezsin.

Uyanma vakti geldi. Perdeyi araladım. Hava biraz bulutlu. Güzel bir meyve çayı ayarlayıp tekrar yatağa atladım. Televizyondaki kanallara göz atttım. 7-8 tane birbirinden sıkıcı kanal var. Çok da zaman geçirmeden ayaklandım ve malzemeleri toparlamaya başladım. Çadırda kaldığımda daha düzenli oluyorum aslında. Hostel, pansiyon gibi kapalı alanlarda ise alan bana ait olduğu için dağınık.

Çimini sevdiğim güzel hostelin verandasına çıkıp bulutlu havayı görünce, yapacak bir iş de kalmayınca ağırdan alayım dedim. Sabah kahvaltısı niyetine sakladığım Bellman Pale Lager'i açıp bacaklarımı verandanın çitine uzattım.

İlginç bir şekilde ben dışarı çıktıktan sonra çim biçme makinesi durdu ve gidinceye kadar hareket etmedi. Bira keyfini sonlandırıp heybeleri bisiklete yükledim. Andrea çıkageldi. Andrea deyince uzun boylu, İtalyan taş ablalar gözünüzde canlandı di mi? :) Yok öyle... Merkeze gidip alışveriş yapmış biraz. 10 dakika kadar ayaküstü sohbet ettik. Gün içerisinde yapacaklarımdan, turdaki planlarımdan bahsettim. Mesleğimi de söyleyince hemen "Bana da web sitesi lazım" dedi. Nedense tanıdığım insanlardan değil de daha önce hiç karşılaşmadığım insanlardan duyuyorum bu talebi. Derdimi anlattım, derdini dinledim ve "Ne güzelmiş gız kolyen" deyip vedalaştım. Ama kahvaltı olayı hala içimde uhde olarak kaldı. Seni iyi anamıyorum Andrea!

Ülkenin suyunu içtik, saçlar sarıya döndü.

Bulutların da ortalığı karıştırmasıyla beraber "Bir gemi kalkar bu limandan" diyerek ayrıldım Lövsjö'den.

TURDA 415. KM - Dün geldiğim yolu geri teperek Odensjö'yü geçiyorum ve yaklaşık 5 km sonra yol ayrımına geliyorum. Orada durup Polar'a göz atıyorum. Vättern Gölü kıyısına kadar gitmem lazım. "Ne gölmüş arkadaş..." diyebilirsiniz, haklısınız. Tüm gezide belki de en çok kullandığım göl ismi oldu sanırım. Birkaç saat sonra Ne Vättern kalacak ne de "köping" ile biten şehirler.

Otobanın altından geçtikten kısa bir süre sonra yolun sol tarafında "Chicken Doner-Kebap-Pizza" yazılarını görünce geri dönüp market-restoran'ın içerisine giriyorum. Tavuk döner diyor lan. Kahvaltı için ideal bir seçenek asla değil, işin daha da kötüsü zaten rezalet besleniyorum. Siparişimi verip dönerin başındaki elemanın yanına gidiyorum. Yüz olarak "Vay Mehmet abi naber ya?" diye soracağım bir tipi var. "Bu kesin bizim buralardan" diye düşünerek memleketini soruyorum. "Kuzey Irak" diyor. Ben de "Ne güzel, ne güzel. Ben de Türküm" diyerek karşılık veriyorum. Çok az Türkçe biliyor kendisi. Biliyordan kasıt bizdeki gibi "Anlıyorum ama konuşamıyorum" değil. Biliyor işte. Neyse döneri kesip biçiyor. Tabağa servis yaptıktan sonra çok da fikrim varmış gibi "Irak'ın neresinden?" diye tekrar soruyorum. "Kürdistan" cevabı alıyorum. İçimden "Haritada öyle bir yer mi var amk?" diyerek tüm yemeklerde olduğu gibi saçma sapan soslarla bezenmiş yemeğime yumuluyorum. Yarısında midem bulanıyor haliyle ve yemeği bırakıyorum. Yav siz sos olmadan yemek yapamıyor musunuz abicim? Düz ekmek istesem içine sos dökecekler artık, o kadar eminim. Aslında yediğim şeyin fotoğrafını ekledim buraya ama sonra kaldırdım. O kadar rezalet. Bir yandan da "Kürdistan" mevzusu aklıma takılıyor. Büyük ihtimalle Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nden bahsediyor. Başka düşüncesi varsa da bilemem. Olayı tam anlamadığım ve anlamak için sorgulamadığım için daha fazla yorum yapmayayım. Neyse bu arkadaşla da vedalaşıp ayrılıyoruz. Giderken de mideyi bastırsın diye ekstradan kola vb. süper sağlıklı şeyler alıyorum. Başımdan geçeni anlatıyorum yoksa çok da ilgimi çeken bir konu değil. Bana "Al kardeş, dünyayı sen yönet" deseler yapacağım ilk işler arasında dinleri yok etmek ve sınırları kaldırmak olur. Yani fantastik planlarım var. Ben böyle düşünüyorum. Sen de öyle düşün, ya da düşünme bana ne.

Jönköping'in karman çorman kavşakları sayesinde şehrin içerisinde rahat bir 20 dakika yer yön bulma ve otobana çıkmaya karşı koyma telaşı ile uğraştım. Merkeze doğru giderken Munksjön Gölü'nün kıyısında durup sakin kafayla Polar ve telefondan Navigator'a göz atarak Jönköping Central Station'a ait (Tren İstasyonu) konumu öğrendikten sonra birkaç fotoğraf çekip yırtık dondan fırlamış gibi bir görünüme sahip (başka bir tanımlama var da neyse) üniversite binası dikkatimi çekiyor. Büyük ihtimalle İsveç'te gördüğüm en yüksek bina. Hangi kafayla böylesine çirkin bir bina yapmışlar anlamak mümkün değil. 17-18 katlı neredeyse. Muhtemelen binanın tepesinden tüm İsveç görünüyordur. Zira önünü kesebilecek başka bir yükselti yok.

TURDA 426. KM - Bir hayli zorlanarak ulaştığım tren istasyonuna gelince ilk işim istasyonun camına yapışarak wireless aramak oldu. Biraz hareketli bir bölge olduğu için bisikleti bırakmak içimden gelmedi. İstasyonda sirkülasyon yoğun. Telefondan nete girip bilet sorguladığımda Jönköping-Helsingborg treni olmadığını gördüm. Ya da benim sorguladığım günde yoktu bilemiyorum. Başka bir siteden sorguladığımda da var gibi gözüküyor ama o da akşama doğru. Plan program yaptığımda 4-5 saat kadar da trende vakit geçecek. Geç gitsem, hiç olmadı en yakın parka ulaşıp çadırı kurarım ama gece seyahat edip yer yön bulma telaşı yaşamak pek hoşuma gitmiyor. Normalde gişedeki görevli ablaların yanına gidip Helsingborg treninin saatini sorduğumda ikisi de birbirine baktı ve "Helsingborg treni yok" dedi. "İyi de ben nasıl gidebilirim?" diye tekrar sorduğumda ise ilerdeki kapıdan çıkıp otobüs terminaline gitmem gerektiğini falan anlattı. Haydaaa şimdi sıçtık. İşler karışınca "telefonla aramak istiyorum joker hakkımı" kullanarak İlker'i arayıp durumu anlattım. Stockholm'den beri telefonla konuşmuyorduk. Cuma günü mesaide olması da bir avantaj. Bir yandan iş arkadaşlarına sorup bir yandan da bana simultane tercüme yaptı :) Yaklaşık 2-3 saat sonra Halmstad aktarmalı Helsingborg treni varmış. "Tamam abi süper" dedikten sonra telefonu kapatıp tekrar gişeye yöneldim.

+ Dedim böyle böyle Halmstad aktarmalı Helsingborg istiyorum.
- Aaa evet o şekilde yapabilirsiniz. ("Baştan söylesene şunu" kısmına hiç girmiyorum)
+ Bisikletim de var.
- Bisiklete ücret alıyoruz. (Vay anasını)
+ Ne kadar?
- Onu bilmiyoruz. Görevli arkadaş trende alacak ücreti.

Buraya ufak bir not düşeyim. Alternatif sunma konusunda büyük sıkıntıları var. Bak Bilal'e anlatır gibi anlatayım: A noktasından C noktasına gitmek istiyorum. A'dan C'ye direk gidemiyorum. Ama kimse "A'dan C'ye gitmek için önce B'ye, sonra C'ye gitmen gerekiyor" demiyor. İki tane hatun birbirine baktı bildiğin. Dün akşam Andrea ile kahvaltı olayını konuşurken de aynı sıkıntıya düşmüştük, pardon düşmüştü.

Bisiklet ücretini bilete dahil etmeme olayına da bir anlam veremedim.

Peki ulaşım ücreti neydi? 433 Kron yani 45 Euro. Ohannes...

Neyse ön tekeri söktüm. Heybeleri çıkardım. Trenin durabileceği en yakın noktaya doğru yönelip banka oturdum, yolunu gözledim. Kaç gündür sürekli aktif olduğum için uzun süre beklemekten çok canım sıkıldı. Evet 2-3 saatlik bir süre var trenin gelmesine ama inan zaman geçmiyor. Öyle böyle derken uzaktan gelen sesle beraber kendisi de göründü. Bisiklet, ön teker, heybeler, gidon çantası ve sırt çantasını yüklenip trene yöneldim. Sakin bir şekilde insanların binmesini bekledim. Sonra da kendimi içeri atmayı başardım. Koltuk derdine bile düşmeden orta holdeki açılır kapanır ufak koltuğa yerleşip malzemeleri en az yer kaplayacak şekilde trene yerleştirdim. Aslında çok rahatsız bir pozisyondayım. Yani elimle çantayı tutarken, düşmesin diye de bisiklete ayağımla destek yapıyorum. İskandinav tanrılarından trene daha fazla insan gelmemesini dilerken çikolata renkli, örgü saçlı bir ablamız bebek arabası ile yanıma çöreklendi. Koridorun yarısını kaplamış vaziyetteyiz ve bu hiç hoşuma gitmiyor. Bizim gibi bir kişi daha binse koridoru komple kapatırız, trafik kilitlenir.

Bilet görevlisi yanıma gelip bisiklet ücretini kesti. O zamanın kuruyla ne kadar mı? 122 SEK yani 13 Euro. Yanımdaki çikolata renkli ablaya da bir şeyler söyledi. Sonra bir tartışma yaşadılar. Ne olduğunu tam olarak bilemiyorum açıkçası. Kadın da gidip bir yere oturmuyor, öyle benim gibi koridorda duruyor. Ben ise "Aman olay bana cereyan etmesin" derdindeyim.

Hatun Värnamo'da indi. Värnamo'da birçok kişi indi aslında. Tren de rahatladı biraz. Tam karşımdaki camda yol haritası var. Geçilen yerleri anons sayesinde duyuyorum ve görüyorum. Halmstad'ı baz alırsak Värnamo civarları yolun yarısı sayılır. Bu nedenle ne kadar mesafe ve zaman kaldığını tahmin edebiliyorum.

Halmstad'a ulaşınca tren aramak yerine insanların ne yaptığına bakmayı tercih ettim. Kapıdan çıkanlar hızlıca karşı perona geçiyor. Ben de topumu tüfeğimi tekrardan sırtlayıp düştüm peşlerine. O anımı birisinin videoya çekmesini isterdim:) Münih yerine İstanbul'a bırakılan Şener Şen gibiyim yemin ediyorum. Bulduğum kişiye "Helsingborg nere gardaş?" diye soruyorum. İstasyondan çıkan bir kişi treni gösterince hop atladım diğer trene. Yalnız bu trenin tipi biraz daha değişik. Kapı girişi geniş bir koridora açılıyor. Yanlış bir kapıdan girdiğimi farkettim aslında ama inip trenin asıl kapısını arayacak kadar vaktim yok maalesef. Çünkü risk alıp inersem arkasından el sallarım. Girdiğim koridorda karşılıklı 3'er koltuk ve boş bir alan var. Koltuklardan birine oturup bölünmüş bisikleti ve çantaları tutmaya çalışırken yanımdaki kişi zorlandığımı anlayınca sessizce uzaklaştı. Böylelikle 3 kişilik koltuğu işgal ettim. Karşı koltuklarda ise "cins" diye tabir edeceğim iki herif oturuyor. Yine kimsenin kimseyle pek konuşmadığı bir platformdayım. Tam olarak yerleştikten sonra görevli arkadaş gelip bilet kontrolllerini yaptı. Ben de banka kartını hazırda tutuyorum ödeme yapmak için. Bisiklet ücreti istemedi, ben de vermedim. Belki de bu hatta para alınmıyordur, bilemiyorum. Yalnız "Yanlış yere binmişssin. Bir sonraki yolculuğunda orta kapıyı kullan" şeklinde uyardı. Bilgim olmadığını söyleyip "Kusura bakma patron" dedim. Bir daha ömrümde böyle bir yolculuk yaparsam dikkate alırım:)

Sol tarafımda, daha doğrusu vagonun sonunda "Sessiz Alan" yazan bir yer var. Kimsenin zaten konuşmadığı bir ülkede bir de sessiz bölme var. Kafa dinlemek isteyen oraya kaçıyor. Bilet kontrol görevlisi o bölüme geçtiğinde sessiz bir şekilde biletler çıkarılıyor, sessiz bir şekilde işlem yapılıyor ve sessiz bir şekilde hayat devam ediyor. Çocuk zırlamasından rahatsız oluyorsanız ideal yer tam da burası.

Bilet olayına dönersek, biraz zorlasam 0 TL maliyetle 2 günde bu yolu yapabilirdim aslında. 58 Euro (O zamanki kuru ile 210 TL) para gitti. Şu an 230 TL olmuş.

Halmstad-Helsingborg arası tren yolculuğu 1 saat sürdü ama keyifliydi. Trenin sağ tarafından gün batımını ve İsveç-Danimarka arasındaki Kattegat Denizi'ni izleyebiliyorsunuz. Tabii sürekli bisiklet ve malzemelerle boğuştuğum için fotoğraf çekme imkanım olmadı. Sadece aval aval karşı pencereden görebildiğim kadarını anlatıyorum.

Anons geldi. Merhaba Helsingborg!

Tren Helsinborg'da durunca Ocean zırhlısını batırmaya hazırlanan Seyit Onbaşı gibi tekrar harekete geçtim. Bu sefer cephaneyi sırtlayıp 40 basamak tırmanarak tüneli çıktım ve yeryüzüne ulaştım. Hava henüz aydınlık, rüzgarsız, yumuşak. Çok parçalı bisikletimi tek parça yapmam gerekiyor. Beton duvarın üzerine malzemeleri yığıp lego gibi birbirine monte etmeye başladım. Alışkın olduğum için 5 dakikayı geçmiyor artık. Büyük bir aşamayı atlattım diyebilirim. Olay trene inip binmek değil, zamanında hedeflenilen yere yetişmek. Genelde hayal kırıklığından sakınmak için skalayı geniş tutarım ama turda 1-2 nokta atışı yapmam gereken durum oldu. Birincisi Helsingborg'a ulaşmak ki bu tamamlandı, diğeri de Kopenhag Havaalanı'na zamanında varmak. Buna daha zaman var:) Şimdi yapılacak en önemli iş güzelce karnımı doyurmak olacak. 

Şehirde dikkatimi çeken ilk şey oldukça sakin olması. Aslında sakinlik değil de ferahlık diyebiliriz. Geniş yollar, durgun deniz, az insan. Bir terk edilmişlik ne bileyim bir abandone olmuşluk havası var etrafta. "Ortalıka bu kadar az insan varsa bu binalarda kim yaşıyor o zaman?" gibilerinden düşünmeye başladım. Hava henüz tam kararmadı ve nereden baksan yarım saat dünya gözüyle neler var, neler yok görme imkanım var. İlk planda Polar ve Navigator'u açıp "yeşil alan" aradım. Çünkü yeşil alan demek; gece demek, çadır kurulacak yer demek. Helsingborg şehir merkezinin hemen kuzeyinde birkaç tane park, deniz kenarında da uzun bir sahil bandı var. Sahile kadar sürdüm ve park ihtiyacına gerek kalmadı. Aklımda bir yandan da Couchsurfing'e göz atmak var aslında. Burada bir yerlere kamp kuracağız artık diye düşünerek sahilden ayrıldım. Tekrar tren istasyonuna kadar sürüp yiyecek bir şeyler bakındım ama restoranların çoğu kapatmış. Açık olan birkaç yer de restoran mı cafe mi pek anlayamadığım için bulaşmadım. İstasyon tarafından tekrar dönüş yaptım ve sağ tarafımda Çin-Taiwan restoranı gördüm.

Cama iliştirilmiş etikette ton balıklı salata gibisinden bir görsel var. "Ulan en son ne zaman sebze yedim acaba?" diye düşünürken kendimi içerde buldum. Açıkçası çok da temiz bir yer olduğunu söyleyemem ama Helsingborg ekseninde değerlendirdiğimde bu saatte pek alternatifimin olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. "Salata yok" cevabı geldi. Arkadaş kırk yılın başı gerçekten salata çekti canım. O da yok iyi mi? Önümdeki menüyü kontrol ettim. Menü İngilizce değil ve kesinlikle yakından uzaktan anlayamayacağım şeyler yazıyor. O anda kafamı kaldırıp "Duvara dana gibi Tipbox yazmasını biliyorsunuz amk" diye söylendim. O da bana kendi dilinden hitap etti. Bazen kalaylayıp rahatlıyorum. Art niyet olmadıktan sonra sorun yok. Bu arada sanırım uzun bir yolcuk yapmaktan mütevellit kendimi İsveç değil de daha çok Danimarka'da hissediyorum.

Daha önce hiç Çin restoranına gitmemiş birisi olarak bunlarda en basitinden noodle gibi bir şeyler vardır düşüncesiyle noodle söyledim. İngilizceleri çok bozuk lan heriflerin. Güç bela karidesli noodle konusunda anlaşmaya vardık. Ton balıklı salata olmayınca karidese kaldık diyeyim. Günlerdir salak salak şeylerle besleniyorum ve "Acaba bu sefer ne gelecek? diye heyecan yaptığımı söylemeliyim. Siparişi verdikten bir süre sonra "Şu wirelessın şifresini verin de neşemizi bulalım yeğenim" dedim fakat wireless yok. Ne demek wireless yok? "Salata yok! Wireless yok! Ne var lan it?" demedim tabii :) Abi çok boktan oluyor işte böyle olunca. Yani yemeği boşuna yiyormuş gibi ya da beni orada birisi zorla tutuyormuş gibi hissediyorum. 

Neyse ben bu yemeğin parasını peşinen ödeyeyim derken pos makinesi benim kartı okumadı. "Dedim o okuyordu, daha önce de okuttum, şimdi de okuyacak". Kartım her ne kadar çipsiz olsa da daha önce deneyip okuttuğum için özgüvenim tavan. Son nakitlerimi dün gece hostelde biraya gömdüm bilindiği üzere. İsveç'in pos makineleri (Ne kadar salak bir tanımlama olduğunun ben de farkındayım) chipli kartlara alışkın. Eski sistem slipten okumayınca bu sefer restoran çalışanları seferber oldu. Gelen denedi giden denedi. Benim kart mahallenin gülü oldu. En son Çinli baba geldi, restoranın en küçük çalışanına "Olm abinle git bizim yan dükkana, oradan çek getir." dedi. Velet düştü önüme, şort t-shirt takip ediyorum bunu. Biraz yürüdük. Bayağı loş ışıklı, yani benim yediğimin aynısını yiyip daha fazla para ödediğiniz bir yere girdik. İçerisi Ulus pavyonu gibi :) Işık anlamında tabii. Ben aynısını yuvarlak tabaktan yerken buradakiler kare tabaktan yiyor. Emlakçıların evi satmak için kullandıkları bir tabir vardır: "Nezih" İşte bu restoranda da onlardan bir hayli var. Elit tabaka şaşırmış vaziyette bana bakıyor haliyle. Ben de "Ne bakıyorsun bana elit tabaka, baksana önündeki tabaka" diyerekten geçip gittim yanlarından. Kasaya geldik, pos makinesine kavuştuk, slip geçti ve cart diye çekti. "Al amk bak gördün mü kart bozuk mozuk değil." Sonra bizim fakir restoranına geri döndük. Nodulumu getir dedim. Yedim. Yüce Thor kimseyi chipsiz kartla sınamasın.

Neyse açlık iyice bastırdı ve meşhur noodle geldi. Yediğim yemeğin içerisinde karides, kırmızı biber, soğan, brokoli, karnabahar var. Haşlanmış karides falan var lan. Bu uzakdoğuluların her bulduğunu haşlama ritüeli hakikaten bir acayip. Yemeğe 10 üzerinden "Ehh üzeri" vererek ayrıldım. Su, tuz gibi basit şeyleri isterken bile iletişim sıkıntısı çektiğimi söylemeliyim. Anlamıyorlar. Nodula gelince sevdim mi sevmedim mi bilemedim. Ama günler sonra normal bir yemek yemiş olmanın verdiği huzur var.

STV'de Ayna adında bir gezi programı vardı hatırlarsanız. Helsingborg'dayım ve ben karideslerin kuyruklarını bıçakla keserken aklıma programın yapımcısı Saim Orhan geldi. Fetöcü metöcü ama dünyayı hayvan gibi gezdi it herif. Genelde nerede kuruyemişçi bulsa giren bir tip olarak aklımda yer edindi. 

Yemeden önce: Evet sevgili seyirciler şu an yanımızda Marie Hanım var ve bize yöresel yemeği olan çukubayı ikram edecek. Çukuba dünya üzerinde sadece bu bölgede yetişiyor ve gerçekten özel bir tada sahip.
Yedikten sonra: Tadı kavuna benziyor sevgili seyirciler. Gerçekten değişik bir tadı var ama bizim damak tadımıza pek uygun değil. (Ülke adına karar veriyor pezevenk!)

"Günün sabahında internet bulunca attığım mesajlara geri dönüş var mıdır?" sorusunun cevabına ulaşmak için restorandan ayrıldım ve cafevari bir yerler aramaya başladım. Kendimi kandırıyorum aslında. Onun da farkındayım. Cafeyi bulup dışarıya oturdum ve meşhur soruyu sordum: "Wirelessın şifresi nedir?" Cevap geldi: "Wireless yok" Abi ne diyeyim bilemiyorum artık. Hiç mi turist gelmiyor, hiç mi müşteriye muhtaç değilsiniz arkadaş! İçerden de mis gibi pizza kokusu geliyor. "Oha oha! Yeni noodle gömmedin mi?" diyebilirsiniz ama karnımı yeni doyurmuş olmasam bir dilime hayır demezdim. 

Garson birayı getirince tekrar sordum şu wireless olayını. Düşününce çok da ihtiyacım yok ama nedensiz hırs yaptım ve internete gerçekten ihtiyacımın olduğunu söyledim. Komşu dükkanın wireless şifresini kağıda yazıp verdi. %100 çalışıyor :) Problem çözmesini öğreteceğim sana İsveç. Booking'den hostel fiyatlarına bir bakayım dedim ve baktığım gibi de kapattım. En ucuz hostelin gecelik ücreti 60 Euro'lardan başlıyor. Kahvaltısı da ekstraymış. Couchsurfing'e göz attım. 2-3 kişi geri dönüş yapmış, onlar da olumsuz. Bir tanesi artık ne derdi varsa "2 hafta önceden haber verseydin madem, şu an için bir şey yapamam" şeklinde sert çıkışmış. Bu durum Linköping'de de başıma gelmişti. Yani iki haftaya kim ölür, kim kalır şu hayatta. Ya da ben çok spontan düşünüyorum bilemiyorum. Warmshowers, Couchsurfing gibi sitelerden bana 15 gün önceden mesaj geldiğinde yanıtlamıyorum. 2-3 gün kala planım yoksa "Gel buyur" diye mesaj atıyorum. Genelde de gelecek kişi kalacak yer bulmuş oluyor. Otel rezervasyonu mu abi bu 15 gün önceden sözleşmek...

Bira bitti ve artık sahile gidip kamp olayına girişmek için ayaklandım. O arada açık olan büyükçe bir markete girip lastik kıvamındaki çikolatalardan aldım. 2-3 tane de %3.5 alkollü biralardan. Daha önceki bahsetmiştim. Systembolaget haricinde market vb. yerlerden alacağınız biraların alkol oranı düşük. Yani bunlar acil durum birası.

Öncelikle sahil çok güzel. Devasa bir çimenlik alan, denizin dibinde ahşaptan yapılmış ergonomik şezlonglar ve yürüyüş yolu. Işıklandırma olayını da güzel yapmışlar. Hafif esintili yaz akşamı tadı aldım diyebilirim. Sıcaklık İsveç geneline göre 3-4 derece daha yüksekti. Bir süre sahili turlayıp etrafa bakındım.

TURDA 433. KM - Çadır kuracak alan için keşif yaparken bir anda fikir değiştirdim ve şu bahsettiğim şezlonglarda sabahlamaya karar verdim. Bisikletten gerekli olan malzemeleri yani mat, uyku tulumu ve tabii ki biraları çıkarıp güzelce uzandım. Karşımda Danimarka'nın, yarın gideceğim yer olan Helsingør'un ışıkları var. Ama ışık kirliliği seviyesinde değil. İlk birayı açıp keyfe başladım. Sebepsiz mutluluk anlarından birini daha yaşıyorum. Hostele de para kaptırmadım hem. Yatak lan altı üstü. Kemirip yemiyoruz yatağınızı. Neyse telefondan çektiğim fotoğraflara bakayım derken wirelessın açık kaldığını farkettim. Şarj bitmesin diye kapatacakken bildirim falan gelmeye başladı. Yani sahilde ücretsiz wireless var :) Yana yakıla saatlerdir aradığım kablosuz ağ şu an kimseye minnet etmeden önüme sunulmuş oldu. Afferin lan Helsingborg Belediye, şimdi gözüme girdin :) İlk seçimde oyum sana :\

Esinti biraz artmaya, iskeledeki gençlerin sesi yavaştan azalmaya başladı. Soğuktan korusun diye kışlık pantalonu da geçirdim üzerime ama deniz kıyısı ve açık alan olunca soğuk kemiklere daha çabuk işliyor. Şezlonglarda yatma hayali güzeldi. Soğuk bastırdı iyice. Hiç maceraya girmeyeyim diyerek 20 metre kadar geri çekilme kararı aldım. Çadırı hızlı bir şekilde kurdum. Bu icat hem ısının korunmasını sağlıyor hem de rüzgarı kesiyor. Huzur içerisinde uykuya daldım. Yarın keyif günü...

güneyegiderken kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Gezer, bisiklet sürer, araştırır, okur, kurcalar, bozar, çadırda uyur, balık tutar, bira içer, kedi sever